İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Nefsin İlimdeki En Sinsi Hastalığı: Enaniyet-i İlmiye

(İlim Sahiplerinde Benlik Kabarması

ya da enaniyet-i ilmiye, ilmin zehirli tarafı mı, Rahmet Kapısı mı?)

Takdim

Konumuz “enaniyet-i ilmiye”.

Zenginlerin sahip oldukları servet sebebiyle kibirlenmeleri… Güçlü devlet başkanlarının sahip oldukları iktidarın büyüsü ile kendilerini adeta tanrı gibi görmeleri… Bir doktorun mesela hastaya “ben olmasam ölürdün veya bu hastalıktan perişan olurdun” gözüyle bakması… Kārûn’un, “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” diye karşılık vererek şımarıklığını göstermesi…(Kasas suresi 78)… Bediüzzaman’ın Risale-i Nur Külliyatı’nın aynı zamanda Bakara 32’nin bir tefsiri olduğunu söylemesi (bu ayet Bediüzzaman’daki ilmin zati malı olmadığını, Allah irade edip lütfetmeseydi bu bilgilere sahip olamayacağı manasını ifade ediyor.)… Kibir, gurur, enaniyet-i ilmiye, ucb ve benzeri sıfat ve hallerin bir dökümünü çıkartıp, tanımlarıyla listeleyerek, baştan buraya kadar yazdığım misalleri de gözeterek enaniyet-i ilmiye kavramını analiz etmeye çalışacağız

İnsana verilen en büyük nimetlerden biri ilimdir.

Ancak bu nimet, bazen en tehlikeli hastalıklardan birine yol açar: enaniyet-i ilmiye.

İlimdeki En Sinsi Hastalık: “Ben Biliyorum” Duygusudur.

Bu, “ben biliyorum” demekten öte; “bilgi bana aittir, kaynağı benim zekâm ve gayretimdir” zannıdır. Bu gurur, “benim ilmim, benim zekâm, benim gayretim” diye düşünmekle başlar.

Oysa gerçek ilim, Allah’ın lütfudur. İlim, Allah’ın bize verdiği en büyük nimetlerden biridir. Ama bu nimet, bazen böyle bir gurura dönüşebilir.

Kul burada haddini aşar.

Neden Tehlikeli?

Çünkü bu düşünce, insanı kendini Allah’a eşit gibi hissettirir.

“Ben bu konuda en iyi biliyorum.”

“Bu fikir benim.”

“Ben olmasam bu iş olmazdı.”

Bu tür düşünceler, ilmi kendi malı gibi görmeye, başkalarını küçümsemeye, hatta Allah’ın lütfunu unutmaya yol açar.

Bu kavramın tam anlaşılması için evvela yazının omurgası olan Ene kelimesinin çözümlemesini yapalım.

“Benlik” (Ene) Nedir?

“Benlik”, aslında Allah’ı tanımamızı sağlayan bir araçtır.

Enâniyet (benlik), insana verilen çok ince ve tehlikeli bir ölçü aletidir.

Aslı itibarıyla gerçek bir varlık değil; Allah’ın isim ve sıfatlarını anlamaya yarayan farazî (varsayılan) bir anahtar gibidir.

İnsan, kendi içindeki sınırlı güç, ilim ve sahiplik duygusunu ölçü alarak, Allah’ın sonsuz kudretini, ilmini ve hâkimiyetini kavrar.

Bu yönüyle “ene”, hem: İlâhî hakikatleri açan nurani bir çekirdek, hem de yanlış kullanılırsa insanı felakete sürükleyen zehirli bir çekirdektir.

Çünkü insan, bu benliği doğru kullanırsa: Kendinde gerçek bir sahiplik olmadığını anlar, “Her şey Allah’a ait, ben sadece bir vasıtayım.” der, hakiki kulluğa ulaşır ve kurtulur.

Fakat ene yanlış kullanılırsa: İnsan kendini gerçek malik ve güç sahibi zanneder, Allah’ın mülkünü sebeplere ve varlıklara paylaştırır, şirk, dalâlet ve bütün kötülüklerin kaynağı haline gelir.  “Benim zekâm, benim bilgim, benim başarım.” Bu, şirk-i hafî (gizli şirk) olur.

Ene aslında: Kendi başına bir anlamı olmayan, başkasını gösteren bir işaret, çok zayıf bir ölçü aleti, insan varlığında ince bir “elif” gibidir.

Ama hakikati bilinmezse: Giderek büyür, kalınlaşır, insanı tamamen sarar, koca bir “ejderha” gibi insanın bütün benliğini yutar.

Bu durumda insan: Ne kadar ilim bilse de hakikatte cahil kalır, gelen hakikatleri nefsinde yaşatamaz, her şeyi kendi karanlık anlayışıyla çarpıtır.

Ene doğru anlaşılırsa marifet, nur ve kurtuluş vesilesidir. Yanlış anlaşılırsa şirk, cehalet ve hüsranın kaynağıdır.

Enaniyet-i ilmiye, ilim cihetindeki enaniyet olarak tanımlanır.

İlimdeki “Benlik, özellikle bilgili insanlarda görülür.

Kişi ilmini “kendi malı” (mal-i zati) görür, Allah’ın lütuf ve inayetiyle verildiğini unutur.

Genel hayatta mütevazı görünse bile, ilim sahasında benliğini müstakil sanır, “benim fikrim daha doğru” der ve imtiyaz talep eder.

Günlük Hayatta Nasıl Görünür?

Kitapları, hocaları küçümsediği için “benim ilmim daha üstün” hissine kapılır.

Başkalarının fikrini dinlemekten kaçınır.

Kendi eserlerini öne çıkarır, yetişme vesilesi olan kaynakları unutur.

“Ben olmasam bu proje olmazdı.”

“Bu konuda ben daha iyi biliyorum.”

Sosyal medyada “ben böyle yaptım” diye ilmi pazarlar, “benim yazım daha doğru” diye yorumlar yapar..

Bediüzzaman’ın sözüyle: “Ehl-i ilmin bir kısmında bir enâniyet-i ilmiye bulunur. Kendi mütevazi de olsa, o cihette enâniyetlidir.”

Enaniyet-i ilmiye, genel enaniyetten daha sinsi ve tehlikelidir çünkü “ilim” kılıfı altında gizlenir ve âlim sıfatıyla meşrulaştırılır.

İlim, Allah’ın esmasına ayna olmalı iken, enaniyetle kişinin kendi malı sanılır.

Bu asır “enaniyet asrı”dır. İlim, şöhret ve makam vasıtası haline gelince nefis “ben” der.

Karun’un “Bu serveti sahip olduğum bilgi sayesinde elde ettim” (Kasas, 78) demesi, klasik bir prototiptir.

Risale-i Nur, Bakara 32’nin (“Seni tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur…”) ruhuyla bu hastalığı tedavi eder:

İlim, Allah’ın lütfudur; mana-yı harfî ile (her şeyi Allah’a bağlayarak) bakıldığında enaniyet-i ilmiye ortadan kalkar.

Kibir, Gurur, Ucub, Enaniyet ve Benzeri Sıfatların Dökümü ve Tanımları

Bu sıfatlar, nefsin en tehlikeli damarlarıdır.

Hepsi “enaniyet”in (benlik) farklı suretleridir ve ihlâsı kırar, ittifakı bozar, şirk-i hafîye yol açar.

Gurur: Kendini veya sıfatlarını (ilim, servet, güç) beğenme ve onlarla aldanma.

Nimeti kendinden bilip şımarmaktır (“Ben yaptım, ben başardım”).

İhsan-ı İlahî’yi unutturur.

Ucub (Kendini beğenme): Kendi amellerini, başarılarını övme.

Başkasını küçümsemese bile kendini fazla büyütür.

“Amellere güvenmek ucubdur”; dalalete yol açar.

Enaniyet-i ilmiyenin temelidir (doktorun “ben olmasam ölürdün” bakışı).

Kibir (Tekebbür): Kendini büyük görüp başkalarını hor görme.

Gurur ve ucubun neticesidir.

Zengin malıyla, yönetici gücüyle, âlim ilmiyle büyüklük taslar; zulme kapı açar.

Enaniyet (Benlik): “Ben” merkezli yaşamak.

Ene’yi müstakil varlık gibi görüp her şeyi kendine mal etmek.

Ene aslında kâinatın anahtarıdır ama malikiyet iddiasıyla şeytanlaşır.

En tehlikeli ve en zayıf damardır; terk edilmezse şahs-ı manevîyi eritir.

Enaniyet-i İlmiye: Özellikle ehl-i ilimde görülen, ilimden kaynaklanan enaniyet.

En sinsi olanıdır; ilmi Allah’ın ihsanı değil kendi mahsulü sanmaktır.

Yakın haller: Hodfuruşluk (kendini satma, şöhret arzusu), kıskançlık (haset), riyakârlık, şirk-i hafî (sebeplere şirk koşma).

“Azamî ihlâs ve terk-i enaniyet” bunlara karşı kalkandır.

Enaniyetin Günlük Hayattaki Tezahürleri

Enaniyet, küçük görünen ama biriken hallerle tezahür eder: “Ben yaptım” diye içten sevinmek, sözü kendine çevirmek, eleştiriye tahammülsüzlük, başarıyı kendi gayretine mal etmek, “Niye ben yapayım?” diye fedakârlıktan kaçmak, sosyal medyada beğeni toplamak, trafikte veya ailede hor görmek (“Sen anlamazsın”), projede “Benim fikrimdi” demek…

Bunlar hodfuruşluk, kıskançlık ve sebeplere şirk ile birleşir.

Bediüzzaman, bu asırda enaniyetin hodfuruşluk ve medeniyet fantezileriyle birleştiğini vurgular.

Terk edilmezse ihlâsı, uhuvveti ve hizmeti zehirler.

Enaniyet-i İlmiyenin Detaylı Tahlili

Enaniyet-i ilmiye, ilim ehlinin “o cihette” benliğini bırakmamasıdır.

Sebepleri: gaflet, dünya-perestlik, ilmin cazibesi, kıskançlık damarı, ene’nin müstakil nazarı.

Tezahürleri: muaraza (karşı çıkma), kendini satma, mütevazılık perdesi altında imtiyaz talebi, İlminin kaynağı olan eserlere zımnî tenzil arzusu (“kendi mahsulü yetişsin”).

Tehlikeleri: ihlâsı kırmak, şahs-ı manevîyi parçalamak, hakikate mani olmak, şirk-i hafî ve dalalet.

Bakara 32 ile irtibatı çok derin: Melekler bile “bizim ilmimiz Senin öğrettiğindir” derken, insan “benim ilmim” diyorsa enaniyet-i ilmiyeye düşer.

Ene, kâinatın anahtarıdır. Mana-yı harfî ile kullanıldığında (benlik duygusunu Allah’ı tanıma yolunda değerlendirse) tevhidi açar, mana-yı ismî ile (müstakil görmek) dalalete götürür.

Enaniyet-i ilmiye, tam bu mana-yı ismî bakışın ilimdeki yansımasıdır:

İlimi kendi zekâ ve gayretine mal etmek.

Kur’an hizmetlerindeki Ene dersleri genel enaniyeti tedavi ederken, enaniyet-i ilmiye onun ilim cihetindeki en sinsi tezahürüdür.

Her ikisi de “malikiyet” iddiasını terk ederek, mana-yı harfî ile (her şeyi Allah’a bağlayarak) tedavi olur.

Ehl-i ilimdeki enaniyet-i ilmiye…

Enaniyet şeytanın en büyük desisesidir, nefsi okşayarak fena işler yaptırır.

Nefis, ilim cihetinde imtiyaz ister, kendini satmak ister.

Beslendiği ve sahip olduğu ilmin kaynaklarına bile muaraza ister.

Kıskançlık cihetinde zımnî adavet besler.

Kalp ve akıl istifade edip kendisindeki ilmi yapının meydana gelmesinin vesilesi olan eserleri sevse bile nefis “benim ilmim” der.

Bu ise, ittifakı bozar ve hizmeti zehirler.

Not: Şeytanın bu desisesi için Bediüzzaman Said Nursi’nin Risale-i Nur külliyatında (29. Mektup) Hücumat-ı Sitte (Altı Hücum),  ins ve cin şeytanlarının insanı manen yıkmak için kullandığı en tehlikeli altı desiseyi (oyunu) anlatan ve bunlara karşı ihlâsı koruma prensiplerini sunduğu bölümün okunması tavsiye edilir. 

Enaniyetin Şahs-ı Maneviye Etkisi

Enaniyet, ene (ben) denilen buz parçasını nahnu (biz) denilen havuzda eritmek mesleğini bozar.

Ferdî “ben” diyenler şahs-ı manevîyi parçalar, bereketi kaçırır, uhuvveti zehirler.

Halbuki Kur’an hizmetinde “ben” yerine “biz” ve terk-i enaniyet şarttır.

İhlâs Düsturlarının Enaniyet Tedavisi

Enaniyet, ihlâsın en büyük manisidir.

Tedavi: âzamî ihlâs, terk-i enaniyet, mana-yı harfî bakış, şahs-ı manevîde erimek.

Kişi ilmini ve amellerini Allah’ın lütfu olarak görmeli, takdiri O’ndan beklemelidir.

Hubb-u Cah ve Tedavisi

Hubb-u cah (şöhret sevgisi), enaniyet ve hodfuruşlukla yakından bağlantılıdır. İlimle “ben”i pazarlama, beğeni ve takdir peşinde koşmadır.

Tedavisi: ihlâs, terk-i enaniyet, riyadan kaçınma, her işi Allah rızası için yapma.

Günlük Hayatta Hubb-u Cah’ın Tezahürleri ve Uygulaması

Sosyal medyada sürekli kendini gösterme, “Ben şöyle yaptım” diye anlatma, makam için yaltaklanma, konuşmada sözü kendine çevirme, ilmî paylaşımlarda kendi üstünlüğünü ima etme.

Uygulama: Bu halleri fark etmek, her başarıyı Allah’a vermek, takdiri O’ndan beklemek.

Enaniyet-i İlmiyenin Günlük Hayattaki Örnekleri

Meslekte “Ben olmasam…” bakışı (doktor, öğretmen, mühendis).

İlim sohbetinde “Benim görüşüm üstün” tavrı ve muaraza.

Eserlerde kendi mahsulünü öne çıkarma, kendisindeki ilmi yapıyı oluşturan eserleri tenzil arzusu.

Eğitimde kıskançlık ve rekabet.

Danışmada “Benim bilgim yeter” diye başkalarını küçümseme.

Sosyal medyada ilmî hodfuruşluk.

Bunlar, bahsettiğimiz 29. Mektup’taki teşhisi günlük hayata yansıtır.

Enaniyet-i İlmiye ile Hubb-u Cah ve Hased (Kıskançlık) Bağlantısı

Enaniyet-i ilmiyenin en tehlikeli ciheti kıskançlıktır (haset).

“Benimki daha üstün” hissi, hubb-u cah ile birleşince muaraza ve tenzil arzusu doğar.

Hepsi ihlâsı ve ittifakı kırar; hocasına, kitabına, öğretmenine zımnî adavet besler.

Enaniyet-i İlmiye ile Hücumat-ı Sitte Arasındaki Bağlantı

Hücumat-ı Sitte enaniyeti genel olarak teşhir ederken, 29. Mektup’la enaniyet-i ilmiyeyi ehl-i ilim özelinde detaylandırır.

Her ikisi de nefsin desiselerini, enaniyeti terk etme mecburiyetini ve şahs-ı manevî zararını vurgular.

Tedavi yolu aynıdır: İhlâs, mana-yı harfî ve Bakara 32 ruhu.

Nasıl Tedavi Edilir?

Her başarıyı Allah’a ver. “Bu Allah’ın lütfudur.” “Ben sadece bir vasıtayım.”

“Ben” yerine “biz” de. “Biz bu projeyi birlikte yaptık.” “Bu fikir bize birlikte geldi.”

Kur’an’dan ilham al: “Seni tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur.” (Bakara, 32)

Kendini sorgula: “Bu fikir gerçekten benim mi? Yoksa başkalarının etkisiyle mi oluştu?” “Bu ilmi kimden öğrendim?”

Riyadan kaçın. İlimi gösteriş için kullanma. Takdiri Allah’tan bekle.

Modern Örnekler:

Doktor: “Ben olmasam hasta ölürdü.” yerine: “Allah’ın izniyle tedavi oldu.”

Öğretmen: “Bu öğrencinin başarı sebebi benim.” yerine: “Allah’ın yardımıyla öğrendi.”

Yazar: “Bu fikir benim.” yerine: “Bu fikir, okuduğum kitaplardan geldi.”

Netice:

İlim, insanı Allah’a yaklaştıran bir nurdur. Ama bu nuru, “ben biliyorum” diyerek karartmamak gerekir.

Gerçek ilim, gururu kırar, benliği eritir, kalbi ihlâsa açar.

Unutma:

İlim, sana verilen bir lütfudur. Onu kendi malın sanma. Onu Allah’a şükürle kullan.

Netice:

Enaniyet-i ilmiye, asrımızın en sinsi ve en yaygın manevi hastalıklarından biridir.

İlim gibi en yüce bir nimeti, nefsin enaniyetine alet ederek kişiyi “ben biliyorum” girdabına sürükler.

Oysa hakikat şudur: Gerçek ilim, insanı Allah’a yaklaştıran, enaniyeti eriten ve kalbi ihlâsa açan bir nurdur.

Bu nuru, “Benim ilmim, benim zekâm, benim gayretim” diyerek karartmamak için, her âlimin sürekli “Seni tenzih ederiz! Senin bize öğrettiğinden başka ilmimiz yoktur” (Bakara, 32) şuuruyla yaşaması gerekmektedir.

Terk-i enaniyet ve âzamî ihlâs ile bu hastalıktan kurtulmak, hem ferdin kurtuluşu hem de Kur’an hizmetinin bereketi ve uhuvvetin devamı için vazgeçilmez bir şarttır.

Zira ilim, ancak enaniyetten arındığında hakiki ilim olur ve sahibini saadete ulaştırır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir