Şimdi bir an dur… Elinde bir elma tuttuğunu düşün. Sıradan bir meyve işte, pazardan aldığın, her gün gördüğün bir şey. Ama dikkatli bak: Rengi, kokusu, tadı… Isırdığında ağzında yayılan o lezzet… Sence bu kadar ince ayarlı bir güzellik, sadece o küçük elmanın içine sığabilir mi?
Biz çoğu zaman gördüğümüz güzelliği eşyanın kendisine veriyoruz.
Hâlbuki hakikat şu: O küçük şey, kendinden büyük bir güzelliği gösteriyor.
Yani o elma, kendi güzelliğinin sahibi değil; sonsuz bir cemâlin küçük bir yansımasıdır.
Nasıl ki güneş bir damla suda bile eksiksiz görünür…
O damla küçüktür ama gösterdiği güneş küçülmez.
Aynen öyle de bir meyvede görülen güzellik, küçücük olmasına rağmen arkasında sınırsız bir cemâli gösterir.
Bir çiçek düşün:
Birkaç gramlık bir varlık…
Ama renkleriyle, kokusuyla, simetrisiyle öyle bir güzellik sergiliyor ki; sanki bütün bahar onun içine sığmış.
Bir yağmur damlasına bak:
Buluttan kopup yere düşerken ne kadar önemsiz görünüyor.
Oysa içinde gökyüzünün bütün maviliğini, güneşin ışığını ve semanın rengini taşıyor.
Yere değdiği anda toprağa can veriyor, çiçeği açtırıyor.
O damla, koca bir rahmetin ve İlâhî merhametin aynası hâline geliyor.
Bir bebeğin gülümsemesine bak:
O minicik yüzde beliren saf, tertemiz tebessüm…
Birkaç aylık bir bebek, dünyayı daha yeni tanıyor ama o gülümseme ezelden gelen bir güzelliğin yansıması gibi yüzüne vuruyor.
O anda anlıyorsun ki o tebessüm bebeğin kendisi değil; annesinin kucağındaki küçük bir aynada İlâhî Cemâl’in ve sevginin tecellisidir.
Bir yaprağın damarlarına bak:
O incecik yaprağın üzerinde uzanan mükemmel damar sistemi…
Ne kadar düzenli, ne kadar hassas bir tasarıma sahip.
Suyu, besini en uç noktaya kadar ulaştıran bu damarlar, aynı zamanda bir sanat eseri gibi.
O yaprak, kendi başına bu düzeni kuramaz; o, sonsuz bir ilmin ve hikmetin küçük bir aynasıdır.
Bir kuşun ötüşünü dinle:
Sabahın erken saatinde duyduğun o nağmeli ses…
Ne kadar melodik, ne kadar huzur verici.
O kuş, ne beste yapmayı bilir ne de nota.
Ama ötüşüyle kalplere dokunur, insanı tefekküre davet eder.
O ses de kendi başına değil; İlâhî cemâlin ses âlemindeki bir yansımasıdır.
Güneşin batışını seyret:
Ufukta kızıllığıyla, turuncusuyla, moruyla eriyen o muhteşem manzara…
Renklerin böylesine muazzam bir uyum içinde dans etmesi tesadüf olabilir mi?
O batış, her akşam kâinata “Benim cemâlim her yerde, her an tecelli ediyor” diye seslenmektedir.
Bir anlığına o manzaraya tevhid gözüyle baktığında, kalbin “Ne kadar güzel yapılmış. Bunu yapan kimbilir ne kadar güzeldir!” diye titrer.
Demek ki mesele, büyüklük-küçüklük meselesi değil.
Mesele şu: O şey neyi gösteriyor?
İnsanın dünyada gördüğü güzellikler ve mükemmellikler (cemâl ve kemâl), zahirde dağınık ve birbirinden kopuk gibi görünse de hakikatte tek bir kaynağın farklı tecellileridir.
İşte bu hakikati anlamanın anahtarı tevhid sırrıdır.
Tevhid, sadece “Allah birdir” demek değil; kâinatta görülen bütün güzelliklerin, bütün mükemmelliklerin tek bir Zât’a ait olduğunu fark etmektir.
İnsan bu sırrı kavradığında, dünyaya bakışı kökten değişir: Artık hiçbir güzellik başıboş, sahipsiz veya tesadüfî değildir.
Bu noktada en dikkat çekici hakikat şudur: En küçük nimet bile, bu tevhid nazarıyla bakıldığında büyük bir hakikatin aynası olur.
Bir meyve, bir çiçek, bir yağmur damlası, bir bebek gülümsemesi, bir yaprağın damarları, bir kuşun ötüşü ya da güneşin batışı… İlk bakışta basit ve sıradan görünen bu varlıklar, aslında sonsuz bir cemâlin küçük bir yansımasıdır.
Çünkü o küçük şey, ait olduğu nev’inin arkasındaki geniş manayı temsil eder; o nev’ ise bütün kâinatla bağlantılıdır.
Böylece küçücük bir nimet, adeta bütün varlığı arkasına alarak büyük bir ayna hâline gelir.
Bu ayna benzetmesi, meselenin kalbidir.
Ayna kendine ait bir güzellik üretmez; ama karşısındaki güzelliği eksiksiz gösterir.
Dünya da böyle… Eşyalar da böyle… Onlar birer aynadır.
Gösterdikleri ise İlâhî cemâldir.
Bir çiçeğe bakıp “Ne güzel” dediğinde aslında farkında olmadan şunu diyorsun: “Bunu yapan ne güzel yapmış.”
Ama çoğu zaman orada duruyoruz. Aynaya takılıp kalıyoruz, aynada görüneni unutuyoruz.
İnsan bu gerçeği fark ettiğinde, eşyanın dış yüzünden iç yüzüne geçer; görünenden görünmeyene ulaşır.
Burada cemâl sırrı açılır: Güzellik, kendisi için değil, kendisinden öteyi göstermek için vardır.
İşte bu noktada, Peygamber Efendimiz Muhammed (asm)’ın bize öğrettiği o büyük hakikat devreye girer: “Lâ ilâhe illâllah.”

Bu söz kuru bir tekrar değil. Bu, bakış açısıdır. “Lâ ilâhe illâllah” demek, “Bu görünen güzelliklerin hiçbirisi müstakil değil; hepsi bir tek İlâh’ın eseridir” demektir.
Bir çiçek solduğunda üzülürsün ama yıkılmazsın. Artık o kişi, bir nimeti kaybettiğinde mutlak bir yokluk görmez. Çünkü bilirsin ki o güzellik yok olmadı; sadece o aynadan çekildi. Başka bir aynada gösterilmeye devam ediyor.
Zahirde yokluk gibi görünen şeylerin aslında yok olmadığı, aksine ezelî güzelliğin kesin bir delili olarak kaldığı anlaşılıyor.
Demek ki fânîlik, yokluk değil; şahitliktir. Geçicilik, anlamsızlık değil; işaret ediciliktir. Her şey gelir geçer, fakat gösterdiği hakikat bâkîdir.
İnsan bu nazarla baktığında, dünya artık bir kayıp yeri değil; aksine sonsuz güzelliğe açılan bir sergi hâline gelir.
Netice olarak: Tevhid sırrı, küçük nimetleri büyüten; dağınık güzellikleri birleştiren; geçici varlıkları ebedî hakikatlere bağlayan bir anahtardır.
Bir meyvede, bir çiçekte, bir yağmur damlasında, bir bebek gülümsemesinde, bir yaprağın damarlarında, bir kuşun ötüşünde, güneşin batışında görülen güzellik; aslında sonsuz bir cemâlin küçük bir parıltısıdır.
Sen dünyaya nasıl bakarsan, dünya sana öyle görünür.
Eğer sadece maddeye bakarsan, her şey küçük, geçici ve dağınık görünür.
Ama tevhid gözüyle bakarsan… Bir meyvede kâinatı, bir çiçekte sonsuz güzelliği, bir ışıkta ezelî cemâli görürsün.






İlk yorum yapan siz olun