İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Çirkin Gibi Görünenin İçindeki Güzellik: Hastalık ve Şifada Rahmet Sırrı

Bu yazıyı yazmadan evvel, ağır bir hastam için Tahmidiye okudum. O sığınma ihtiyacının şiddeti, kulun aczini en iyi anladığı o an, kudret-i İlahiyeye olan ümid ve imanın zirveye çıktığı o zaman dilimi tam da bu yazının konusu idi.

Namazdan sonra yapılan tesbihlerin sonunda, özellikle Şâfiî mezhebinde çok yaygın olan şu salavat okunur:

 “Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun ailesine, yeryüzündeki bütün hastalıklar ve onların şifaları sayısınca salât eyle. Onları bol bol bereketlendir ve selâm eyle.”

Bu salavatın bu kadar değerli ve anlamlı olmasının sebebi şudur:

İnsan, yaratılışı gereği her an Allah’a yönelmek, O’ndan istemek, O’na sığınmak ve O’na şükretmek için yaratılmıştır.

Yani insanın asıl vazifesi: Dua etmek. Sığınmak. Şükretmek. Hamd etmektir.

Fakat insan çoğu zaman bunu kendiliğinden sürekli yapamaz. İşte burada iki önemli şey devreye girer:

İnsanı Allah’a Yönelten En Güçlü Sebep: Hastalık

Hastalıklar, insanı sarsar, aczini (güçsüzlüğünü) hissettirir ve onu Allah’a yönelmeye zorlar.

Adeta insanı Allah’ın kapısına iten bir kamçı gibidir.

İnsan sağlıklıyken gaflete düşebilir.

Ama hastalık geldiğinde hemen dua etmeye başlar.

İçten bir şekilde yardım ister.

Bu yüzden hastalıklar, insanı Allah’a yaklaştıran çok etkili bir vesiledir.

İnsanı Şükre Sevk Eden En Tatlı Sebep: Şifa ve Nimet

Öte yandan: Şifa bulmak, iyileşmek, sağlık içinde olmak insanı derin bir şükür duygusuna götürür.

İnsan hastalıktan kurtulduğunda: Büyük bir rahatlama hisseder, minnettarlık duyar, kalpten “Elhamdülillah” der.

Yani: Hastalık dua ve yalvarışa sevk eder. Şifa şükür ve hamde sevk eder.

Bu Salavatın Derin Anlamı

İşte bu salavatta geçen: “Bütün hastalıklar ve ilaçlar sayısınca…” ifadesi çok geniş ve derin bir anlam taşır.

Çünkü bu cümle: Yeryüzündeki bütün hastalıkları, onların görünen ve görünmeyen tüm şifalarını, maddî ve manevî bütün dertleri kapsayan sonsuz bir dua gibidir.

Manevî Bir Bakış: Dünya Bir Hastane Gibi

Bu ifadeyi söyleyen kişi bazen şöyle bir manzarayı hisseder:

Sanki bütün dünya büyük bir hastane gibi. İnsanlar türlü dertlerle dolu. Maddî ve manevî hastalıklar her yerde.

Ama aynı zamanda: Bu hastalıkların her birine şifa veren bir Zat var. Her derdin bir devası yaratılmış. Hiçbir şey sahipsiz değil.

Bu noktada insan, “Şâfî-i Hakikî” (gerçek şifa verenin Allah olduğu) gerçeğini derinden hisseder.

Salavatın Kalpte Uyandırdığı Büyük Hakikat

Bu salavat sadece bir dua değil, aynı zamanda: İnsanın aczini anlaması, Allah’ın merhametini fark etmesi, hastalık ve şifa arasındaki hikmeti görmesi, Peygamber Efendimiz’e (a.s.m.) sevgi ve bağlılığını ifade etmesi anlamına gelir.

Ve insan bu salavatı okudukça şunu hisseder: Bu dünyada ne kadar dert varsa, onların şifasını veren sonsuz merhamet sahibi bir Allah vardır.

Burada aynı hakikatin iki farklı yüzünü fark ediyoruz: “Hastalık–şifa” dengesi ile “çirkin görünenin içindeki gizli güzellik” aynı hikmet çizgisinde birleşir.

Musibet ve Şifa Arasında: Salavatın Açtığı Hikmet Penceresi

Namaz tesbihatının sonunda okunan ve özellikle Şâfiîlerde yaygın olan bu salavat, zahirde kısa ama manada son derece derindir:

“Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e ve onun âline, bütün hastalıklar ve ilaçlar sayısınca salât eyle; onları çokça bereketlendir ve selâm eyle.”

Bu ifadede geçen “bütün hastalıklar ve ilaçlar sayısınca” cümlesi, basit bir çokluk ifadesi değildir.

Aksine, insanın yaratılış gayesine, hayatın sırrına ve kâinattaki hikmet düzenine açılan geniş bir kapıdır.

İnsanın Yaratılış Gayesi: Dua ve Şükür Arasında Bir Hayat

İnsan, her an Allah’a yönelmek için yaratılmıştır. Onun hakikî vazifesi: Dua etmek, Allah’a sığınmak, şükretmek, hamd etmektir.

Fakat insan çoğu zaman bu kulluk çizgisinde sabit kalamaz.

Gaflet, rahatlık ve alışkanlık onu uzaklaştırabilir.

İşte bu noktada hayatın içine yerleştirilmiş iki büyük hakikat devreye girer: hastalık ve şifa.

Hastalık: İnsanı Hakikate Sürükleyen Kamçı

Hastalık, zahiren bir eksiklik, bir sıkıntı ve hatta bir “çirkinlik” gibi görünür.

İnsan onu istemez, ondan kaçar.

Fakat hakikatte hastalık: İnsana aczini gösterir. Gururunu kırar. Kalbini yumuşatır. Onu Allah’ın kapısına yönlendirir.

Bu yönüyle hastalık, insanı gafletten uyandıran bir rahmet tokadı gibidir.

Yani zahirde çirkin görünen bir hâl, hakikatte çok güzel neticeler doğurur.

Şifa ve Nimet: Kalbi Şükre Açan Tatlı Lütuf

Öte yandan şifa, sağlık ve afiyet ise insanın iç dünyasında bambaşka bir kapı açar:

İnsan rahatlar. Derin bir minnettarlık hisseder. Kalpten şükretmeye yönelir.

Hastalık dua kapısını açarken, şifa şükür kapısını açar.

Böylece insan, iki farklı hâl içinde de Allah’a yaklaşır.

Çirkinlik İçindeki Güzellik Sırrı

Burada önemli bir hakikat ortaya çıkar:

İnsan çoğu zaman sadece dış görünüşe bakar.

Hastalığı “kötü”, şifayı “iyi” olarak değerlendirir.

Oysa hakikat daha derindir.

Hastalık: Zahirde çirkin, neticede güzel.

Şifa: Zahirde güzel, neticede şükürle daha da güzel

Demek ki bazı “çirkinlikler”, aslında daha büyük bir güzelliğin başlangıcıdır.

Eğer hastalık olmasaydı: İnsan aczini fark etmeyecekti. Dua etmeyecekti. Allah’a bu kadar içten yönelmeyecekti.

Bu durumda o “çirkin” görünen hastalık, aslında insanı ebedî güzelliklere taşıyan bir vesile olur.

İşte “güzelliklerin içinde bir çirkinliğin de güzellik olarak tezahür etmesi” meselesi tam burada anlaşılır:

Çirkinlik, kendi başına değil; neticesi itibariyle güzelliğin bir parçasıdır.

Dünya: Büyük Bir Hastane, Allah: Şâfî-i Hakikî

Bu salavatı derin bir dikkatle okuyan kişi bazen şöyle bir manayı hisseder:       

Dünya adeta büyük bir hastane gibidir.

İnsanlar türlü maddî ve manevî hastalıklarla imtihan edilir.

Fakat bu hastanenin sahibi: Her derde uygun şifayı yaratan, hiçbir hastalığı başıboş bırakmayan, sonsuz merhamet sahibi olan Allah’tır.

Bu bakış açısıyla: Hastalık tesadüf değildir. Şifa gelişigüzel değildir. Her şey rahmet ve hikmetle düzenlenmiştir.

Salavatın Açtığı Sonsuz Ufuk

“Bütün hastalıklar ve ilaçlar sayısınca” denildiğinde, insan: Yeryüzündeki bütün dertleri, şifaları, ihtiyaçları bir anda kuşatan bir dua eder.

Bu salavat, sadece Peygamber Efendimiz’e (a.s.m.) sevgi ifadesi değil; aynı zamanda kâinattaki rahmet düzenini fark etmenin bir ifadesidir.

Burada dua dediğimiz “cüz’î fiil” yani insanın küçük bir niyeti de söz konusu: Bu niyet, “her dakika hâlıkına yalvarma, hamd etme” halini temsil eder. Yani insanın içinde bulunduğu her hâl ilahî rahmetten imdat dilemektir.

Netice: Zahire Takılma, Hikmeti Gör

Hayatın sırrı şudur: Her görünen şey, hakikatiyle aynı değildir.

Her çirkinlik gerçekten çirkin değildir.

Her güzellik de sadece görünenle sınırlı değildir.

İnsan, hastalıkta sabrı; şifada şükrü bulursa, her iki hâl de onun için güzelleşir.

Böylece hastalık–şifa ikilisi, insanın yaratılış gayesi olan “dua ve şükür” döngüsünü tamamlar.

Ve o zaman kalbinde şu hakikat yerleşir: “Allah’ın yarattığı hiçbir şey, netice itibariyle çirkin değildir; her şey bir güzelliğe hizmet eder.”

İşte bu salavat, insana bu bakışı kazandıran kısa ama derin bir anahtardır.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir