Harfi Anlam (mana-yı harfi): Bir şeyin kendi zatına değil, başkasına işaret etmesidir. Yani, varlıkların kendilerine odaklanmak yerine, onları yaratan ve gösteren Zât’a (Allah’a) birer delil, birer mektup olarak görmektir. Bu bakış açısıyla her şey, kendinden çok daha büyük bir hakikatin aynasıdır.
Her şeyi hikmetli ve sanatlı yaratan Rabbimiz, insana emanet olarak bir “benlik” duygusu vermiştir.
Bu benlik, O’nun Rabb ve İlah olduğunu kavrayabilmemiz için bir birim ölçüsü gibi tasarlanmıştır.
Böylece, her şeyi idare ve terbiye etmesiyle, rızka muhtaç herkesi beslemesiyle ilgili sıfatlarını tanıyabilelim.
Fakat bu birim ölçüsünün gerçek bir varlık olması gerekmiyor. Geometrideki farazi çizgiler gibi, sadece var saymakla bir birim ölçüsü oluşturulabilir. İlim ve tahakkukla onun hakiki bir varlığa sahip olması şart değildir.
Mesela metre diye bir varlık yoktur. Biz sadece “şuradan şuraya kadar olan uzunluğa metre diyelim” diyerek bu farazi birimi kullanır ve uzunlukları ölçeriz.
Aynı şekilde kilo da hakikatte var olmayan, sadece bizim kabul ettiğimiz bir ağırlık birimidir.
Gerçek âlemde ne metre bir çubuğun kendisi, ne de kilo bir demir yığınının bizzat kendisidir.
Cenâb-ı Hakk’ın ilim, kudret, Hakîm, Rahîm gibi sıfat ve isimleri sınırsız ve ortaksız olduğu için doğrudan kavranamaz ve hissedilemez.
Bu sebeple, sonsuz olan bu sıfatlara farazi ve vehmi bir sınır çizmek gerekir.
İşte benlik bu işi yapar. Kendisinde vehmi bir rubûbiyet, mâlikiyet, kudret ve ilim tasavvur eder; bir sınır çizer. “Buraya kadar benim, ondan sonrası O’nundur” diye bir taksimat yapar.
Böylece, kendisindeki küçük ölçücüklerle o sonsuz sıfatların mahiyetini yavaş yavaş anlamaya başlar.
Misal olarak, “Ben bu odaya sahip olduğum gibi, beni yaratan da şu kâinat denilen büyük odanın sahibidir” diye düşünür.
Veya “Ben şu evi nasıl yaptım ve tanzim ettimse, şu dünya denen büyük evi de birisi yapmış ve tanzim etmiştir” der.
Eğer bu benlik, yaratılış hikmetini unutup kendisine “gerçek mâlik” gözüyle bakarsa, emanete ihanet etmiş olur. “Nefsini kötülüklerden arındıran kurtuluşa ermiş, onu kötülüklere gömen de zarar etmiştir.”[1] mealindeki âyete göre zarar edenler sınıfına katılmış olur.
İşte bütün şirkleri, şerleri, kötülükleri ve dalâletleri doğuran, benliğin bu yönüdür.
Bu yüzden gökler, yerler ve dağlar bu emaneti yüklenmekten çekinmiş, dehşete düşmüşlerdir.
Kur’ân-ı Kerim bunu şöyle ifade buyurur:
“Biz emaneti göklere, yere ve dağlara teklif ettik de onlar bunu yüklenmekten çekindiler, korktular. Onu insan yüklendi. Doğrusu o çok zalim, çok cahildir.”[2]
Bu âyetteki emanet kelimesi, çeşitli tefsirlerde sorumluluk, ilâhî emir ve yasaklar, akıl, idrak ve benlik gibi mânâlarla açıklanmıştır.
Evet, benlik ince bir elif, bir tel, farazi bir çizgi iken; mahiyeti bilinmezse gizlilik toprağı altında büyür, gelişir ve gittikçe kalınlaşır. İnsanın bütün vücuduna yayılır. Koca bir ejderha gibi insanın varlığını yutar. Artık insan, bütün duyguları ve özellikleriyle âdeta benlik haline gelir.
İşte benlik bu ihanet durumunda sonsuz bir cehalet içindedir. Binlerce fenni bilse bile, bilmediğini bilmeyecek kadar katmerli bir câhildir. Çünkü duyguları ve fikirleri evrenin nurlu bilgilerini getirdiğinde, nefsinde onları tasdik edecek, ışıklandıracak bir zemin bulamaz. Gelen her şey kendi rengiyle boyanır. Hikmetin tâ kendisi gelse bile nefsinde boş ve faydasız bir şekil alır. Zira bu haldeki benliğin rengi şirk ve tâtildir; yani Allah’ı inkârdır.
Bütün kâinat parlak âyetlerle, delillerle dolsa; o benlikteki karanlıklı bir nokta onları nazarda söndürür, göstermez.
Bazı insanların mucizeleri bizzat görmelerine rağmen imana gelmemelerinin ve tebliğin bazılarına hiç tesir etmemesinin önemli bir sebebi de budur.
[1] Şems Sûresi, 10. âyet
[2] Ahzâb Sûresi, 72. âyet






İlk yorum yapan siz olun