Nesimi’ye sormuşlar yarin ile hoş musun ?
Hoş olayım, olmayayım, o yar benim kime ne? !
“Yaralı Aslan”ı yaralayan dışarıdaki oklar mı, yoksa içerideki “cilve yapan dostlar” mı?
Sağımdaki pencereden baktım, karşıdaki otağdan kopuz eşliğinde bir nağme geliyordu sanki: Bin yıl oldu toprağına basalı / Hayli oldu kılıçları asalı, / Bülbüllerin onun için tasalı, / Sazlar kırık, ayar tutmaz telleri, / Biz neyledik o koskoca elleri?..
Sonra üzerine bastığım cam bölmeden aşağıya baktım,.. Gördüm ki, birtakım yaratıklar, o otağı hedeflemiş ve ok yağdırmaktalar.
Hayrül halef olma isteği ile kıvranırken Nebevi bir ferman geldi aklıma o an: Peygamberimizin “Ölülerinizin güzel işlerini yâdedin, kötü taraflarını dile getirmeyin” [1] yani ölmüşlerimizi hayırla anmamız, iyi taraflarını ön plana çıkarmamız tavsiyesi.
Çok çalkantılı olan aşağıdaki zeminde sık sık böylesi hareketlilik olur ve böyle gürültüler duyulurdu.
Bu sefer ne oldu diye dikkat kesildim.
İslami değerlerle barışık olmayan bütün çevreler, sözleşmiş bir koro gibi adeta tek bir ağızla bir TV dizisini beğenilerle karşılayıp, bu diziye gösterilen tepkilere tepki gösteriyorlardı.
Dizinin mahiyetinin tepitine dair güçlü bir emare olabilir miydi bu?
Dizinin senaristi Perinçek’in İşçi Partisi’ne mensup diyenler vardı. Ne önemi vardı ki bunun? Marksist, ateist, yabancı menşeli her çevre, kimliğini gizleyen Osmanlı düşmanı Ermeniler, Avrupa’nın bitmek bilmeyen husumet yüklü yayın ve desteklerinden beslenenler… diziden yana tavır alıyorlardı.
Sanki dizi üzerinden bir hesaplaşma havası oluşmuştu aşağıda.
Laik, Kemalist, Şamanist veya ırkçı yaklaşımların daha bir istekli olduğu seziliyordu dizinin savunulmasında nedense…
Bir dönem Marksist, bir dönem Kemalist, bir dönem ateist, yapılmak istenen, bir dönem ise Ali’siz bırakılmaya çalışılan Alevi kitlenin bir kesiminde sürekli pompalanan Osmanlı düşmanlığının, bu diziye sempati ile bakılmasına yol açtığı da görülüyordu.
Diziyi Kanuni’nin bireysel zaaflarının sunulması diye adlandıran birileri soruyordu mesela: “Binlerce alevinin kendi emriyle katledilmesine de yer verilecek mi? Bu alevi düşmanı padişahın Fransız kralına yardımından ya da Bektaşiliğe hizmetinden bahis olacak mı?”
Adeta “Sizin gibi olmayanlar grubu” gibi bir oluşuma mensupmuş havasındaki içimizden çıkan aykırı (!) havasındaki bazılarından çıkan çatlak sesler de bir garipti bu arada.
Ahmet Hakan veya Yaşar Nuri Öztürk sendromu da denebilecek benzer bir uyduruk entel psikolojisi ile, aykırı davranıp ilgi çekeyim de dercesine, her nasılsa kıyısından içeri azıcık sokulabildiği bize yabancı ortamda kendisini fark ve kabul ettirmek için hep kendi mücevherlerini aşağılaması gerektiğini zanneden zavallıların, sürekli yaranmak dürtüsüyle sadece iç güzelliklerimize hem de sürekli muhalefet etmeleri acıtıcı bir durumdu.
Cilve yaptığı başka kültürel veya siyasal kodlar taşıyan sevgilisine yaranmak için olmadık kılığa giren dostlar vardı o koroya ayak uyduran…
Belki o sevdikleri ve sevildiklerini zannettiklerinden tokadı yiyince uyanırlardı…
Peki neydi Osmanlı ve bizim yarimiz olan Osmanlı, alakasız bu güruhu neden bu derece ilgilendiriyordu ?
“Allah onların yerine öyle bir topluluk getirir ki, Allah onları sever, onlar da Allah’ı sever.” [2] mealindeki ayetin şümulüne girdiği kanaati taşıdığım Osmanlı’ya dair Bediüzaman’ın şu sözleri hatırıma geldi o an: “Bu Osmanlı ordusunda belki yüz bin evliya var. Ben bu orduya karşı kılıç çekmem ve size iştirak etmem.” [3]
Binlerce evliya ha ?
Ama ya şu dizide güya hayatı sahnelenen kim ?
Öyle bir Kanuni portresi var ki karşımızda…
Elinde kadeh, erkeklerin olduğu yerde yarı çıplak halde dolanıyor…
Sonra geceleyin yatmak için haremden kadın beğeniyor.
“Sultan Süleyman’ı şehvet düşkünü, haremi de genelev gibi gösteriyorlar”; “Show’un çakma Kanuni’si yatak odasından çıkamadı!” eleştirileri geldi aklıma.
Batılı tarihçilerin; “Osmanlı saraya kadın kız doldurdu” safsatasına kulak asan Show TV onların hayalindeki hani şu meşhur, haremden çıkmayan, sarayda âlem yapıp köçek oynatan o çakma Osmanlı’yı kusursuz bir şekilde yansıtmış.
Türk dedin mi hemen; at, avrat silah derler.
Yapımcılar işin ucuzuna kaçmış nedense, sadece “avrat” kısmına el atmış.
Ortada ne at var… Ne üç kıtaya hüküm süren Osmanlı ordusu… Ne de donanması…
Dizi de ne mi var ?
Bir korsan gemisi, bir pazaryeri, bir hamam, iki yatak odası, ezilen hakaret edilen kadınlar (mankenler) arada bir de sırıtarak “Çok yaşa sultanım” sloganı atan halk.
Muhteşem Yüzyıl, bu mudur?
Dünyada hiç millete nasip olmayan dünyanın en uzun ömürlü devleti Osmanlının muhteşemliğini çekmeye Show’un gücü yetmez.
O ancak harem dairesi ve kadınlar hamamı çekebilir.
Müstehcenlikte Hollywood filmlerini bile geride bıraktı.
Dekolteler ve kıyafetler günümüzün kadınlarını bile utandıracak cinsten.
Hatta “o dönemde Paris’te bile böyle dekolte bulamazsınız” diyordu tepkili vatandaşlar.
Evet, Osmanlı Devleti, ecnebilerin ve münafıkların (!) müdahaleleri yüzünden, hadis-i şerifte bahsedilen tam istikameti son devresinde muhafaza edemediği için ömrü nihayet buldu.
Dönem tüm dünyada maddeciliğin öne çıktığı bir dönemdi.
İnsanlık kendi geleceğini tahribe yönelmişti.
Bu değişimden Müslüman milletler de etkilenmiş, meselâ yeryüzünün tek bağımsız İslam devleti olan Osmanlı Devleti çoktan eski haşmetini ve kudretini kaybetmişti.
Büzülme ve çözülme noktasındaydı.
Batı maddeciliğe saplanmış, Doğu ise eskiyen kurumlarını yenileyip iman eksenli bir yapılanmaya dönüştürememişti.
Osmanlı Devleti de aynı açmazda tükenmeye ve mânevî zelzele yaşamaya başlamıştı.
Buraya kadar doğruydu ama bu tablo bir umumhane tablosuna nasıl benzetilirdi ki?
Lehte aleyhte yazılan çizilenlere bütün olarak bakıldığında, Osmanlı kelimesinin bir sembol olduğu ve dizide kişiye değil sembole bir husumet olduğu kör olmayanlarca görülebilecek derecede aşikârdı.
Ama, edebî ve sinematografik eserler “târih araştırması” değildir! diyordu Yağmur Atsız.
İçimizden birileri de ardı arkası kesilmeyen “Hani demokrattınız? Bu tepkiniz niye?”; “Bu bir belgesel değil dizi kardeşim, dizilerde böylesi mizansenler olabilir…”; “Kanuni değil de başkası olsaydı aynı tepkiyi gösterir miydiniz?”; “Benzer çalışmalar yapamıyorsanız tenkide itiraza hakkınız yok” gibi insaftan uzak susun çağrıları yapıyordu bu arada.
Bizim aslanımızı boğmaya kalktıkları bir zaman diliminde, o aslanımıza “ama sen otları çiğnememiş miydin, oh olsun sana, bunu hak ettin” der gibi olmuyor muydu bu?
Bu dünyaya 600 sene İslam’ı taşıyan sayısız insan, berzahtan sonra haşir meydanında acı acı bakıp “siz de mi a dostlar…” demeyecekler miydi acaba ?
-“Adı üstünde film, yani bir kurgu ve hayal gücü taşıması açısından gerçeğe bağlılık konusunda fazlaca sorumluluk taşımayan taraf.”…diyordu bir dostumuz.
Öyle ha… Bu derece önemsiz yani, bu kadar tesirsiz hakikaten değil mi ?
Ne kadar garip bir yaklaşımdı bu.
Bunun ucu insanı nerelere götürür kestiremiyordu maalesef.
“Yanlış olan çocuklarımızın bir TV dizisinden izlediği şeylerle tarihi özümseyeceğini düşünmektir. Bilgi toplumundayız. İsteyen (ve aklı olan) dizide gördüğünü açar bakar, öğrenir. Hatta tarihi şeyleri insanlara sunmanın, onlarda merak uyandıracağına ve araştırmaya iteceğine de inanıyorum.” diyerek tepkileri eleştiriyordu bir vatandaş.
Bir diğeri ona cevaben: “Tarihine yapılan bu saygısızlığı sıradan bir şey gibi göstermeye çalışma, beceremezsin. Neyin ne olduğunu bu millet biliyor. Bu tür dizilerle tarihimizi yeniden yazacaklarını sanıyorlarsa yanılıyorlar.” cevabını veriyordu.
Bu esnada, yine otağ tarafından nağmeler gelmeye devam ediyordu: Tuna boylarında sıra selviler / Tan yeli estikçe sessiz ağlarmış / Gül bahçelerinde baykuşlar öter / Şu viranelikler eski bağlarmış… Kırık minareden duyulmaz ezan / Hep ocaklar sönmüş devrilmiş kazan / Bir inilti duydum sandım bir ezan / Sesime ses veren karlı dağlarmış.
Bulunduğum ana döndüm bu esrarlı nağmelerden sıyrılıp.
Evet, doğruydu… Hele sırtlanlar etimizi budumuzu bir yesinler de, ondan sonra vaveyla hakkımız olmalıydı.
Azcık ısırmışlarsa ne vardı bunda ?
Annenize fahişe, babanıza cellat denmişçesine senaryolar icra edilecek, siz de “a canım ne var bunda, aslı astarı bir dizi.” diyecektiniz tabii…
Bu sahnelerin Müslüman millete takdiminin vebali, günahı, dehşetli tahribi, zihin kirlenmesi, fuhşun aleniliği, fuhşun modellerimize isnadı gibi iddialar da neyin nesiydi?
Tepki göstermekle taktik hata yapıyorsunuz, adı geçen TV, çığ gibi büyüyen bu eleştirileri, dizinin promosyonu olarak kullanacak, şşttt susun reytingi artırıyorsunuz diye dikkat çekenler de vardı bir tarafta.
Bu arada, tepki konulan bazı internet sahifelerindeki yorum bölümüne, Türk milletinin en büyük düşmanının Tayyip Erdoğan olduğu veya bu tepkinin düğmesine Fethullah Gülen’in bastığı gibi ifadeler yazılıyordu ne hikmet ve ne alaka ise…
Anlaşıldığı kadarıyla Osmanlı bir semboldü ve ortada onu müdafaa edecek bir mekanizması da yoktu.
Bu sebeple, aslında başka şeylere saldırmak isteyenler, o saldırılarını öteden beri masumane bir çehreye büründürüp Osmanlı üzerinden yapmaktaydılar.
Burada kirletilen Kanuni namında bir fani değil, “Osmanlı” namında çok önemli şeylere sembol olan bir ünvandı.
Gelecek kuşaklar için, bu güzel imaj da dünyamızdan sökülüp alınırsa, ne kalacaktı ortada ?
Alperen Ocakları, dönemin oryantalist bir bakış açısıyla sunulduğunu söylerken, S.P. yetkilisi ise “Muhteşem Yüzyıl ” “Midnight Express ” adlı filme benzetilerek, “Oryantalistlerin tarihimizi çarpıtmak ve karalamak amacıyla uydurdukları saçma sapan görüş ve tezlerinden yola çıkılarak, hazırlanmış olan bu dizinin Midnight Express (Geceyarısı Ekspresi ) filminden ne farkı var ? Tek farkı var. Önceki karalamayı batılılar yapmıştı, bunu kendi insanımız yapıyor ” diyordu.
Osmanlıyı kutsamak ile amansız düşmanı olmak arasındaki denge halini gözeterek, ciddi ve insaflı, samimi tenkitlere tabi tutmak ile başına üşüşen sırtlanların onun etlerini koparmaya çalıştığı bir zaman diliminde eleştiri pozisyonu almak arasındaki farkın ayırdına varabilmek önemliydi elbette.
Evet, Osmanlı devrinde de, nadiren de olsa zulüm işlenmiş olabilirdi ve bir Müslüman buna asla taraftar olamazdı.
Osmanlıyı savunma refleksimiz zulme taraftarlık belasını başımıza musallat etmemeliydi.
Ama Osmanlı gibi milyonlarca şehid ve fetih miras bırakmış muazzam bir tecrübeyi ukala bilgiç havalarında eleştirmeye kalkanlara da hadlerini bildirmek lazımdı.
Denge… İfrat ve tefrit arasında savrulmadan…
Bizim ellerimizin ulaştığı yere onların hayalleri bile ulaşamaz diyen Osmanlı imajı-modeli kirletilirse genç kuşaklara hangi ideal örnekler sunulacaktı peki?
Tarihçilerin eleştirilerinde diziyi komedi filmi düzeyine indirgeyecek derecede çok vahim bilgi eksiklikleri sıralanmıştı.
Camide dansöz oynatmak gibi bir uygulama Osmanlı’da nasıl olamazsa, o derece uçlarda, gerçeklere aykırı bir portresi var.
Osmanlı denince akla ilk gelen mehter ve yeniçeridir, sakallı Fatih portresidir, halbuki filmde Avrupai bir müzik hâkim…
Seçilen İngiliz kraliyet ailesinin kostümlerine kadar, İngiliz dizisi Tudors’un bir kopyası gibi çekildiğini film eleştirmenleri de söylüyor. Asla girilemeyen bir yere hayalleri ile girip, kendi pespaye kişiliklerine hoş gelen uyduruk bir tablo çizmişler. Bu tasvirlerin kaynağı genellikle Batılıların gerçekle ilgisi olmayan tablo ve gravürleri. Senarist sanki Ann Chamberlin’in Safiye Sultan kitabini araklamış. Kitaptan kimi yerleri almış, kimilerini değiştirmiş! diye yazıyordu birisi.
“Sekizinci Henry dönemini anlatan “The Tudors” dizisinin bir tür uyarlamasını yapmışlar. Tanıtım fotoğraflarından da belliydi, padişahla kadınları Henry ve eşleri gibi sıralanmışlardı…” diyordu Engin Ardıç ve devamla: Tudors dizisindeki kadar olmasa bile “miktar-ı kâfi” seks… Ve de “stilize” edilmiş, yalan yanlış kostümler… (Valide Sultan Nebahat Çehre, Kraliçe Margot’yu oynayan Isabelle Adjani gibi giyinmiş.)”. “Sen kendi çakma Kanuni’ni çekmeye devam et Show”; “dizinin para kazanması ve kazandırması gerekiyor. Bu da reytingle mümkün ve olayın derinliğinden ziyade haremde hayat bilgisi ve kalça-salça boyutuyla idare ediyorsunuz.” diye kızanlar da vardı.
Sanat adına soyunmaya başlayanların devamı olarak, şimdi de tarih adına soyunduklarını zannedenler çıkmıştı ortaya.
Bir başka eleştirmen ise: Osmanlı tarihinden bihaber (habersiz) dizi yöneticileri, ömrühayatlarında “Ak Ağa” terimini duymamış olacak ki beyaz ırktan birine, “Harem Ağası” diyor ve dedirtiyorlar! Meraklısına notlar: Harem ağası: Osmanlı saraylarında ve büyük konaklarda haremle selamlık arasında hizmet gören zenci köle, hadım ağası (bk. Türkçe Sözlük-TDK). Ak ağa: Haremlerde hizmet gören hadım ağalarının beyaz ırktan olanı (bk. age.). Saygılarımla, Hüseyin Movit – Türkçe Gönüllüleri-Dil İzleme Grubu Kurucu Başkanı/Eleştirmen. Diye ders veriyordu.
“Hizmetçilerin saçına dikkat edin, Yahudi Peliğidir bu !” ve “Yahudi markası Schafer’in katkısını saraydaki hizmetçilerin saç stillerinde de görebiliyoruz!” uyarıları yapanlar vardı.
Bir yorumcu ise senariste hitaben şunları yazıyordu: “bizim halkımızda suç, hala gözlerini açamayacak kadar temiz kalpliler. Merak ediyorum sizlerde Yahudilik var mı?”
Batılılar, babası Yavuz Sultan Selim ölünce “Arslan öldü yerine kuzu geldi” demişlerdi.
Oysa Kanuni, Belgrad’a dayandığında hepsi şaşkınlığa uğramıştı.
O günlerde Avrupa ilk kez siyasi birliğini kazanmıştı ki, bu defa Kanuni karşılarına dikilmişti.
Kanuni ima edildiği gibi onlarca kadınla birlikte olmadı. Sadece üç eşi ve toplam 13 çocuğu vardı.
Venedik elçisi Bartelemeo Contari ise şöyle tanımlıyordu Kanuni’yi: “Çalışmaya düşkün; bütün insanlar onun hükümdarlığında iyilik ümit ediyor.” İmanı kuvvetli bir âlimdi. Divan Edebiyatı’nın en fazla gazel yazan şairi rekoru hâlâ Kanuni’de. Ondan bize 2 bin 779 adet gazel ulaştı. Çok az uyuyan, geceleri ibadetle geçiren, gündüzleri meydanlarda olan bir padişah… Ölümü de savaş meydanında olmuştu.
46 senelik saltanatı hep at sırtında ve cepheden cepheye koşarak geçen, saraya soktuğu ajanı Almanların 10 yıl arayıp da bulamadığı Kanuni, Viyana Seferi’nden dönüşte, içime az gurur geldi diye dehlizde yatan, 71 yaşında bile ordusunun başında sefere giden bir padişah ancak bu kadar küçültülebilirdi.
Osmanlı sarayının gerçek resmini çizmeyi hedeflediklerini söyleyen senarist Meral Okay ise şöyle diyordu: “Bunlar da Osmanlı’nın Wikileaks’ı”. 2 yıldır bu projeye hazırlandığını, binlerce sayfa okuduğunu da söylüyordu.
Bu ifadeler dahi senaryodaki asıl maksadı açığa vermeye yeterdi aslında.
“O zamanın İstanbul’unda resmi elçiliği olan iki tane devlet var: Venedik, Lehistan. Venedik Sarayı ve büyükelçiler var. Bu büyükelçilerin sarayla ilişkileri var. Biraz Wikileaks aslında. Bunların o dönemin imparatorluğu, saray ve gündelik hayatla ilgili Venedik Cumhuriyeti’ne, krallığa yolladıkları raporlar var. Bunlara balyoz raporları deniyor. O raporlar yurtdışında yayınlandı. Ama Türkçeye de çevrilenler var. Hatta tarih danışmanlarımdan biri olan Doç. Dr. Erhan Afyoncu sayesinde bazı belgeleri biz yeniden çevirttik. Oradan da bir tarih okuması yapıyoruz. Bir taraftan onların tarih içerisinde aldıkları pozisyonlara bakıyorsun. Bildiğimiz resmi tarihin dışında da bir tarih var tabii ki… Belgelerle ortaya çıkan, daha asık yüzlü bir tarih… Ama öbür tarafta o tarihi yapan, o tarihi şekillendiren insanların bir de kendi hayatları, kimlikleri var” diyordu senarist.
“En çok Venedik elçisine acıdım. Adamı padişahın elçiler odasına sürükleyerek getirdiler. Görenler adamı kötürüm zanneder. Padişahın huzurunda iki kişi devamlı omuzlarından tartakladı. Adamın yüzü renkten renge girdi. Bu elçiye yapılan, atalarımızın binlerce yıllık diplomasi anlayışına da, hoşgörüsüne de, nezaketine de hiç yakışmadı. Wikileaks’ten alınan bilgilere göre söz konusu Venedik elçisi merkeze gönderdiği raporunda; “Kanuni, beni çok iyi karşıladı” diye rapor geçmiş. Ama Wikileaks yalandı değil mi, dizi gerçek.” Diyordu bir vatandaş yorum köşesinde.
Aynı senarist şunları itiraf etmesine rağmen, diziyi porno film gibi neden çeker izahı zor: “Kanuni aynı zamanda bir mücevher tasarımcısı. Olağanüstü bir tasarımcı aslında… Dizide de göreceğiz, müthiş bir zümrüt yüzük yapıyor. Kolyeler yapıyor. Çizime çok meraklı… Çok yetenekli olan adamlar bunlar. Ve okudukça görüyorsun, çocukluktan itibaren o kadar iyi eğitilmişler ki, çok iyi hocaların elinden geçmişler. Dil biliyorlar, dünyayı biliyorlar, felsefe biliyorlar. Eski Yunanca, Latince biliyorlar. Müthiş bir entelektüel aynı zamanda… Etrafındaki kadrolara da baktığınızda onların da çok iyi eğitilmiş insanlar olduğunu görüyoruz. Sadece savaşçı değiller.”
Ve adeta haber veriyor: “Bizim Kanunimiz şu anda içki içmiyor. İlerde canı çok sıkılırsa içer belki.” Yani diyor ki canımız isterse ilerde içirebiliriz…
“Bazı filmlerde olduğu gibi, film bittiğinde, “bu filmde bahsi gecen karakterlerin gerçeklerle hiç bir bağlantısı ve benzerliği bulunmamaktadır” diye bir yazıyı, tarihine ve ecdadına sövülmesine istemeyen Türk halkının iyi görmesi için en az 1 (bir) dakika ekranda kalmasını tavsiye ediyorum.” diyordu bir yorumcu.
Bir başkası da; devam edeceklerse, dizi süresince ekrana bir kırmızı nokta koysunlar ve mümkünse de gece 00.00’dan sonra yayınlasınlar. Ya değilse çoluk çocuğumuz Kanuni’yi bile elinde kadeh, karı kız oynatan birisi olarak tanıyacak.” diye yazıyordu.
Yine bir yorumda; “dizi neresinden tutsan elinde kalıyor, harem yalan yanlış, devşirme sistemi zorbalık gibi gösterilmiş, Erhan Afyoncu’dan bahsediyorsunuz ama bi zahmet edip, onun devşirme ile ilgili Tarihin Arka Odası’nı bir izleseydiniz, daha doğru bilgiler olurdu. Tabi doğru bilgi vermeyi isteyen kim. toplumsal olarak milleti atalarından utanacak hale getireceksiniz” deniyordu.
“Bu imparatorluk padişahlarla ve devşirme kadınlarla yönetildi ve imparatorluğun çökmesinin sebebi de budur” iddiasında bulunana, “sosyal bilgiler dersinde okutulan düzmece tarihle bitmiyor koskoca imparatorluğu anlatabilme dirayeti…” cevabını veriyordu. Ve diziyi, muhteşemliği sadece cinsellik olarak tanımlayan zavallı zihniyetin eseri olarak niteliyor ve “entellektüel fahişeler” yazısının okunması tavsiyesinde bulunuyordu.
Ve çok acıdır ki, bunları izler ve okurken bir araştırma sonucu çıkıyordu karşıma: “Türkiye Cumhuriyeti sinema tarihinde hasılat rekoru, yaklaşık 4 milyon 350 bin biletli izleyiciyle “Recep İvedik-2″de… Bu utanç verici rakam, ülkemizin hem yüz yıllık entelektüel birikimi, hem de halkımızın sinema bilgisi ve bilincini simgeliyor ne yazık ki…” deniyordu araştırmanın analizinde. Ve bir teklifte de bulunuyordu: “Hür Adam” filmini kastedip tavsiye ederek: “Türkiye’nin gizli sahipleri” pozisyonunu terk etmemek için direnenlere esaslı bir şamar atmanı sağlayacak müthiş bir fırsat…”
“Geçmişine sahip çıkmazsan, sana yeni bir geçmiş yazarlar.”
Milletimiz, film alanına kaymış bu mücadelede nasıl bir tavır alır bilmem ama ben yine otağdan gelen seslere kulak vermek istiyorum, çünkü kalbimin tercümanı o sesler…

[1] Tirmizî, “Cenâiz”, 34
[2] Mâide Sûresi, 5:54.
[3] Nursi, Bediüzzaman Said, Şualar, On Dördüncü Şua






İlk yorum yapan siz olun