İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

İKİ ADAM ve HAZİNE


 

Bitişiğindeki komşusuna ara sıra rastlıyor, zaman zaman pardesüsünü giyinmiş olarak evden çıkışını veya eve dönüşünü görüyordu. Hakkında geniş bilgisi yoktu. Zarar mı gelir, iyi birisi mi, ondan sakınmalı mı, ona yaklaşmalı mı, buna gönül rahatlığıyla karar verebileceği gerçek ve yeterli bilgiye sahip değildi.  Ama orada bir komşu olduğunu görüyor ve inanıyordu (!), bu kadar.

Öte taraftaki bir başka komşusu ise, aynı kişi ile gayet yakındı. Onunla sürekli beraberdi. Onun fakir fukaranın ikametlerine yardımlar yağdırdığını; hastalara ilaçlar temin ettiğini; kavga edenlerin arasına girip zayıf ve haklı olana yardım ettiğini; acılı, yaralı, kederli, ağlayan kim varsa imdadına yetişip onları güldürmek için çırpındığını bizzat izliyordu..

Şimdi o pardesülü hakkında hangi komşusu doğru karar verebilir, hangisi onun gazabından emin olup merhametinden istifade edebilir? Hangi komşu gerçekten tanımış sayılır?

İşte ikinci komşu olmayı önleyen sebeplerden birisi de tembelliktir. Kim uğraşacak, ne gerek var o kadar bilgi toplayıp izlemeye gibi bilinçaltı fren tertibatı.

Mesela bilgi sahasında ilk komşu 300 kelimeyle konuşuyor ama pardesülüyü izleyen komşu ise erinmemiş, gayret etmiş öğrenmiş ve 30 bin kelime ile konuşabilecek kıvama gelmiş (*). İlki derdini doğru dürüst anlatamaz ve topladığı bilgileri de asla mükemmel anlayamaz, zira dağarcığı kısıtlıdır. Diğeri ise bilgi definelerinden onun anladığından yüzlerce misli fazla mana hazineleri yakalar…

İlkinin yanlışı “ya arkadaş meseleyi anlayacağım kelimelerle kısaca anlat yeter” der. Koca bir destanın 5 kelimeye sığdırılıp basitleştirilip ama onun anlayabileceği sığlıkta anlatılmasını yeterli görür.

Hele milletin hafızasından cebren silinip atılan ve sayısız âlimin bilgi ve tecrübelerinin birikimleri olan muazzam kültür deryasının diline dair 2 kelime söylense hemen yüzü buruşur. Zahmet edip öğrenmek yerine “anlayacağımız dille söyle” ikazıyla itiraz eder.

Diğeri ise kafa yorup, azmedip, gayret edip nice sırrı çözer, muhteşem mana deryalarına ulaşır.

(*) Türkçe Sözlük’te söz, terim, deyim, ek ve anlamdan oluşan 122.423 söz varlığı, madde başı ve madde içi toplam 92.292 söz, Türk edebiyatından seçilmiş 34.672 örnek cümle, 1.454.903 sözden oluşan sözlük metni bulunmakta imiş. Günlük hayatta ise bunların binde beşi bile kullanılmıyormuş. Bunların çoğunu da “ha, hım” gibi asalak sesler oluşturuyormuş. Üstelik terk ettiğimiz eskimez lisanımıza dair binlerce kelimelik bir servet bu rakamların dışında. Dil hususunda nasıl bir facia yaşıyoruz hesap edilsin.

İki adam var, ikisi de bir hazineyi duymuşlar. İkisi de hazinenin varlığına inanıyorlar. Birisi sadece duymuş o kadar; diğeri ise üşenmemiş, zamanını önemsiz işlere harcamak yerine bu hazineyi tanımaya sarf etmiş. Dalmış o hazine deryasının içine. Baktıkça hayretler, hayranlıklar içerisinde kalıyor. İncilerden mürekkeb bir âleme giriyor; oradan çıkıyor, elmas ülkesinin burçlarında dolaşıyor; oradan bin bir çeşit cevherlerle müzeyyen bir başka memlekete geçiyor; oradaki seyahatinden her zerresi altından yapılmış bir başka diyara; oradan yine yakutlarla, pırlantalarla donanmış çok acaib sırlarla örülü baha biçilmez malzemelerden yapılmış farklı bir memlekete…

Şimdi o iki adamdan hangisi hazineyi gerçek manada tanıyor, hangisi gerçekten kıymet bilir ve hangisi onun aslında bir hazine olmadığı yalanına inandırılabilir?

İşte taklid ve tahkik arasında müthiş bir fark ve mesafe vardır. Taklid seviyesindeki şahsı inandım zannettiği şeyden kolayca vazgeçirebilir, aldatabilirsiniz. Ama inandığı şeyin mahiyetini, gerçek kıymetini bilenin zihnine bir şüphe kıymığı bile sokamazsınız.

Şimdi, bu misallerden hareketle, marifetullah adlı o hazineye bakacağız.

Kitap piyasamızda Allah’ın dinini anlatan eserler Allah’ı anlatan eserlerden çoktur. Halbuki Allah’ı layıkıyla tanıyıp imanını kavileştiren mü’min, dinini daha sağlam, daha istikametli, daha sebatkar yaşar ve şeytanın onun imanını çalması zorlaşır.

Muhyiddin-i Arabî hazretlerinin, Fahreddin Râzî’ye mektubunda dediği gibi: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.”. Onu bilmek başka, varlığını bilmek başkadır.

Tevhid (Allah’ın birliği) iki türlü anlaşılabilir. Bir misalle düşünelim: Büyük bir tüccarın bir şehre tonlarca mal gönderdiğini varsayalım. Bu malların ona ait olduğu iki şekilde anlaşılır.

Birincisi yüzeysel anlamadır. “Bu kadar büyük mal başka kimsenin olamaz, demek ki bu filanca şahsındır” denilir. Ama ayrıntılar bilinmediği için araya hırsız da karışabilir, o mallara başkaları da sahip çıkabilir. Yani bilgi doğrudur ama zayıftır.

İkincisi ise gerçek ve sağlam anlamadır. Her sandığın üzerindeki yazıyı okur, her malın üzerindeki işareti tanır, her belgede onun mührünü görür ve kesin olarak “Bunların hepsi ancak falancaya aittir” der. Artık başkalarının karışma ve sahiplenme ihtimali kalmaz. Her parça, sahibini gösterir.

İşte tevhid de böyledir. Yüzeysel yaklaşım duyar ve geçer, taklit eder, ezberler. Derin yaklaşım ise araştırır, tahkik eder, anlar. Yüzeysel Tevhid: “Allah birdir, ortağı yoktur. Kâinat O’nundur” demektir. Bu doğrudur ama daha çok genel bir kabuldür. Gerçek (hakikî) Tevhid: Her şeyin üzerinde Allah’ın kudretinin izini görmektir. Her varlıkta O’nun sanatını, düzenini, damgasını fark etmektir.

Böylece insan, her şeyden Allah’a açılan bir pencere bulur.

Bu seviyede kişi şuna kalpten emin olur: Her şey doğrudan Allah’ın kudretiyle yaratılmıştır. O’nun ilahlığında, hâkimiyetinde, yöneticiliğinde ve sahipliğinde hiçbir ortağı yoktur. Bu iman, sadece bilgi değil; görmeye yakın bir kesinlik verir. İnsana da sürekli Allah’ın huzurundaymış gibi bir şuur kazandırır.

Kısaca bir tevhid var “Allah birdir” deyip geçmek. Bir de tevhid var, her şeye bakınca Allah’ı görmek.

Yani, iman-ı tahkikî, taklide dayanan, başkasından duyduğu için inanma seviyesini aşarak; delile, tefekküre ve kalbî şuhuda dayanan bilinçli ve kökleşmiş iman demektir.

Bu iman şeklinde kişi sadece “inanıyorum” demez; kâinata, olaylara ve kendi varlığına bakarak Allah’ın varlığını, birliğini ve isimlerinin tecellilerini görür gibi tasdik eder.

Yani iman, ezberlenmiş bir bilgi olmaktan çıkar; aklın, kalbin ve ruhun birlikte ulaştığı sağlam bir yakin hâline gelir.

Bu yüzden tahkikî iman, âhirzamanın şüphe, inkâr ve dalâlet rüzgârlarına karşı en güçlü siperdir.

Taklidî iman sarsılabilirken, tahkikî iman delillere dayandığı için yıkılmaz; insanı sadece inanan biri yapmaz, aynı zamanda her şeyde Rabbini tanıyan şuurlu bir kul hâline getirir. İmanı kurtarmaktan öte, sağlam ve şuurlu iman derecesini kazandırır.

Bir insan bütün ömrünü Müslüman olarak geçirdiği hâlde vaktinin çoğunu faydasız şeylere harcayıp, zihnini nice lüzumsuz şeylerle doldururken, sonsuz geleceği için son derece önemli ve ebedî hayatının anahtarı olan İslamın kendisine özgü hususi kelimelerinin en temel anlamını öğrenmeye zaman ayırmıyorsa, buna nasıl mazeret bulunabilir?

İnsan ömür boyu Müslüman yaşıyor ama kafasını dünya meşguliyetleriyle dolduruyor da, ebedî hayatını ilgilendiren bu temel iman sözlerinin anlamını öğrenmeye biraz vakit ayırmıyorsa, bu büyük bir ihmaldir.

İşte burada ciddi bir öncelik hatası var. Çünkü iman, “bir ara bakarım” denilecek bir konu değildir.

Dünya geçici ama ahiret sonsuz. Halbuki iman insanın en büyük meselesidir. İmanla ilgili en gerekli bilgileri öğrenmek herkes için öncelikli bir sorumluluktur.

Böyle insanların tembelliği yüzünden, sırf bazı kimseler zorlanıyor diye bu imani hakikatlere ulaştıran güçlü, özlü ve sağlam ifadeleri sadeleştiriyorum diyerek bozup basitleştirmek, sulandırmak ise akıl kârı değildir.

Çözüm, hakikatleri basitleştirmek değil, öğrenmeye niyet etmektir. Yapmamız gereken, hakikati küçültmek değil; kendimizi o hakikate yükseltmek, o hakikatleri anlayacak seviyeye çıkarmaktır. Mesele “zor olması” değil, öncelik vermemektir. Önceliği imana vermek; öğrenmeye niyet etmek; zor olanı terk etmek yerine anlamaya çalışmak. Zira iman ertelenecek veya ötelenecek bir mesele değildir.

Manava denilse, “hemşerim, temin etme, çiğneme, taşıma, muhafaza etme gibi zahmetlere beni sokmadan, bana muzun da, elmanın da, şeftalinin de, domatesin de, kavunun da, karpuzun da, kirazın da, üzümün de, her ne varsa hepsinin tadlarını alabileceğim hem de faydalarından istifade edeceğim bir şey yap, üstelik hemen…”

Elbette imkansızı istemektir bu. Vitamin hapları türünden bir çözümü var gibi görünse de asla onların yerini tutmaz. Ama insan, üzerinde ciddi ve titiz bir çalışma zahmetine girmeden kuvvetli bir imana sahip olabileceğini zannedebiliyor.

Fizik, kimya, biyoloji, tıp, felsefe gibi bütün ilim dallarının kendilerine mahsus dilleri var. İnsan bütün bir gençliği boyunca, bir kere bile nazlanmadan, “hepiniz o kelimelerinizi değiştirip benim bildiğim kelimelerle donanmazsanız hiç birinizi tahsil etmem” demeden, yaklaşık 17 sene boyunca dirsek çürütür.

Ama din ilimleri söz konusu olunca nedense o hususi ve çoğu tercümesi imkansız özgü kelimelerin, kavramların basitleştirilmiş karşılıklarla takdimini ister.

İman mücevherdir. Kıymetli mal ise müşteriyi çağırmaz. Müşteri ona koşmalıdır. Kuyumcular aynen pazarcılar gibi “gel vatandaş gel” diye müşteri kapmaya çalışırlar mı hiç?

Sanki mücevherler bize muhtaçmış gibi naz makamında durup, çabuk ve kolayca sandığımıza doluşmalarını beklemek garip değil midir?

Hulasa, imanını son nefesine kadar muhafaza etmek isteyen mü’min, tembelliğine “anlamıyorum kardeşim” diye özür bulmak yerine, kendisine verilen ömür sermayesini akıllıca kullanıp tahkik-i iman dediğimiz marifetullah derslerine yoğunlaşmalıdır.

Bu muazzam ve harika düzenle tanzim edilmiş olan kâinat elbette sahipsiz olamaz. Nasıl düzenli bir ülkenin yöneticisi, güzel bir şehrin belediye başkanı, sanatlı bir sarayın ustası varsa; bu koca âlemin de mutlaka bir sahibi ve yöneticisi vardır. Bizi buraya getiren de O’dur.

 Her yeri sanatla, hikmetle, güzelliklerle dolduran; sayısız ibretlik varlıkları yaratan bu Yaratıcı’nın elbette bizden de bir isteği vardır. Öyleyse yapmamız gereken şey şudur: Evvela Onu tanımalıyız; sonra da bizden ne istediğini öğrenmeliyiz. Bu kadar düzenli ve anlamlı bir dünyada boşuna değiliz. Bizi yaratanı tanımak ve O’nun bizden ne beklediğini öğrenmek, insanın en temel vazifesidir.

4 Yorum

  1. Fatih kılıçaslan Fatih kılıçaslan Ocak 31, 2026

    Harika

  2. Tugba kızılca Tugba kızılca Ocak 31, 2026

    🤲 harika 👏

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir