“Göklerde ve yeryüzünde bulunanlarla, sıra sıra (kanat çırparak uçan) kuşların Allah’ı tesbih ettiğini görmez misin?” (Nûr Sûresi, 41)
Peygamber Efendimiz (sav) hutbeyi artık minberden vermeye başlayınca, daha önce yaslandığı hurma kütüğü ayrılığa dayanamadı, deve gibi enin ederek inler gibi ses çıkardı; Efendimiz gidip ona dokununca sustu. (Hanîn-i Ciz’ Kütüğün inlemesi). Bir adam Peygamberimizin doğruluğuna delil isteyince, Efendimiz bir ağacı çağırdı; ağaç yerinden gelerek O’nun peygamberliğine şahitlik etti. (Ağacın şahitliği). Seferde su azaldığında, Efendimiz (sav) elini kabın içine koydu; parmaklarının arasından su fışkırdı, ordu o sudan içti ve abdest aldı. (Parmaklarından su akması). Müşrikler mucize isteyince, ay iki parçaya ayrıldı; sonra tekrar birleşti. (Ayın ikiye yarılması, Şakk-ı Kamer). Bir kap yemek ya da birkaç parça ekmek, Efendimizin duasıyla onlarca kişiye yetti. (Az yemeğin çoğalması). Peygamberliğinden önce bile Mekke’de bazı taşların kendisine selam verdiğini bizzat haber veriyor. (Taşların selam vermesi). Kendisine ikram edilen zehirli koyun eti, “Ben zehirliyim” diye haber verdi. (Zehirli yemeğin konuşması). Kurumuş bir ağaç dalı, O’nun duasıyla yeniden filiz verdi. (Kuru ağacın yeşermesi). Hz. Ali’nin (ra) ağrıyan gözüne tükürüğünü sürdü; anında iyileşti. (Gözün şifa bulması). Böyle yüzlerce mu’cize… Taş, ağaç, hayvan… Hepsi O’nu tanıyor, itaat ediyor. İnsan da aklıyla ve kalbiyle tanısın diye bu mucizeler gösteriliyor. Yani akla kapı açıyor. Tabiatın unsurları — su, ay, ağaç, taş, hayvan — O’na karşı itaatkâr. Bu hadiseler “kâinatın peygamberliğe şehadeti”dir.
“Ama bunlar birer mu’cize, bize gördüğümüz hayat üzerinden bahset” şeklinde itiraz gelebilir. Konumuz şu: Ayetler cansız varlıkların da zikir ve tesbih ettiğini ferman ediyor. Bediüzzaman da cemadatta yani cansız varlıklarda şevk ve lezzet olduğundan bahsediyor. Canlıda lezzet anlaşılır. Peki, cansız varlıkta nasıl şevk ve lezzet olur? Bu hakikati kendi penceremizden bir nebze anlamaya çalışacağız.
Evvela, buradaki lezzetin bildiğimiz tat alma keyfi olmadığını anlıyoruz. Bu, varlığın yaratılışına uygun hareket etmesinden doğan İlâhî memnuniyetin bir yansıması gibi düşünülmeli. Halk diliyle, misallerle açalım ve önce şunu netleştirelim. Taşın, suyun, toprağın: Sinir sistemi yok, Beyni yok. Bilinçli hissi yok. Yani onların lezzeti insandaki gibi hissedilen bir duygu değil. Buradaki lezzet, vazifesini tam yapmanın uygunluğu; yaratılışına tam uymanın ahengi.
Su neden akar? Su yukarı doğru akmaz, hep aşağı iner. Bu onun yaratılış kanunu. Suyun akışı: Düzeni sağlar, hayat taşır, toprağı besler, temizlik yapar. Su vazifesini yaparken zorlanmıyor, direnç göstermiyor. Tam tersine akmak onun tabiatına uygun. İşte buna mecazî olarak “şevkle akıyor” denir.
Ateşin yanması: Ateş yakar. Isı ve ışık verir. Ateşe “yakma” görevi verilmiş. Ateş bu görevi yaparken: Tereddüt etmez, isyan etmez, “Bugün yakmayayım” demez. Tam bir uyum, tam bir teslimiyet. Bu hâl, vazifeye uygunluğun verdiği mecazî bir lezzet olarak ifade edilir.
Tohumun çatlaması: Bir çekirdeği düşünelim: Toprağa giriyor. Karanlığa gömülüyor. Parçalanıyor. Ama içinden koca ağaç çıkıyor. Çekirdek sanki “ağaç olma isteği” taşıyor gibi davranıyor. Bu, şuurlu bir arzu değil; ama yaratılışına uygun bir istikamet. İşte biz bu istikamete “şevk” diyoruz.
Makine misaliyle daha basitleştirelim: Yeni yağlanmış bir makine düşünelim. Parçalar uyum içinde çalışıyorsa: Sürtünme azdır. Ses düzgün çıkar. Sistem rahat işler. Usta der ki: “Makine güzel çalışıyor.” Makine bilinçli değil ama çalışma düzeni, uygunluk ve rahatlık gösterir. Cansızların “lezzeti” de işte buna benzer: Yaratılışına uygun hareketin kusursuz akışı.
Kâinattaki genel ahenk: Güneş doğarken zorlanmaz. Dünya dönerken sarsılmaz. Atomlar görevini şaşırmaz. Bu kusursuz uyum, İlâhî emre itaatin sonucudur. Bu itaate, teşbih yoluyla: Şevkle vazife görmek, Lezzetle hizmet etmek denilir.
Özetle, cansızların lezzeti: Hissettiği bir keyif değildir. Yaratılışına tam uygun hareket etmesinin mecazî ifadesidir. Yani: Su akmaya karşı direnmez, şevkle akar denir. Güneş ışık vermekten geri durmaz, lezzetle vazife yapıyor denir. Bu anlatım, kâinattaki zorlanmasız itaat ve kusursuz düzeni ifade etmek için kullanılır.
Kâinatta her şey: Yerli yerinde, görev başında, itaat içinde. Bu da bize şunu gösterir: Varlık âlemi başıboş değil, Her şey İlâhî emre uyum içinde çalışıyor. Ve bu uyum, temsil yoluyla “şevk ve lezzet” kelimeleriyle anlatılıyor.
Bu noktada akla “Eşyanın Allah’a secdesi ne demektir?” sorusu gelebilir. Bu da yine insan gibi alnını yere koymak değildir. Burada anlatılan secde, varlığın yaratılışına tam boyun eğmesi demektir. Halk diliyle, misallerle gidelim.
Secde nedir?
İnsanda secde: Teslimiyet, boyun eğme, emre itaat demektir. Demekki secdenin özü: itaat ve teslimiyettir.
Dünyanın secdesi: Dünya: Kendi ekseninde döner. Güneş etrafında döner. Hızını şaşırmaz. Yörüngesinden çıkmaz. Bir anlık sapma olsa hayat biter. Bu kusursuz hareket, İlâhî kanuna tam itaat demektir. İşte bu, dünyanın secdesidir.
Güneşin secdesi: Güneş: Sürekli ışık verir. Isı dengesini korur. Kütle çekimi düzenini sağlar. “Ben bugün doğmayayım” demez. Bu da vazifesine tam teslimiyettir yani secde hâli.
Suyun secdesi: Su: Yukarı doğru akmaz. Kendi başına yön seçmez. Konulduğu kabın şeklini alır. Bu, mutlak itaat ve uyum demektir. Suyun secdesi, kanunlara tam boyun eğmesidir.
Bitkilerin secdesi: Bir tohum: Kökü aşağı yollar. Gövdeyi yukarı çıkarır. Mevsimi gelince çiçek açar. Hiçbiri “ben farklı olayım” demez. Bu da yaratılış emrine teslimiyet yani secdedir.
Hayvanların secdesi: Arı peteği altıgen yapar. Kuş yuvasını belli düzenle kurar. Göçmen kuşlar yolu şaşırmaz. Hepsi fıtratlarına konulan programa uyar. Bu şuursuz ama kusursuz itaat onların secde hâlidir.
İnsanla fark nerede? Diğer varlıklar: Mecburi secde eder. Kanuna karşı gelemez. İnsan ise: Seçme hakkına sahip; Secde edebilir, etmeyebilir. Bu yüzden insanın secdesi en kıymetli ibadet olur. Çünkü bilinçli tercihle yapılır.
Büyük Manzara: Kâinata bu gözle bakınca şunu görürüz: Yıldızlar secdede. Gezegenler secdede. Rüzgâr secdede. Ağaçlar secdede. Yani bütün varlıklar: İlâhî emre karşı tam bir boyun eğiş içinde. Bu yüzden Kur’ân der ki: “Göklerde ve yerde olan her şey Allah’a secde eder.”
Eşyanın secdesi: Namaz gibi fiziksel hareket değil; yaratılış kanunlarına tam uyum; İlâhî emre karşı koymama; vazifesini eksiksiz yapma hâlidir. Yani kâinat baştan sona bir itaat ve teslimiyet âlemidir. İnsan ise bu büyük secde ordusunda ya bilinçli bir asker olur ya da düzene ters düşen tek varlık hâline gelir.
Bu zincirle bağlantılı olarak yine akla gelen bir diğer sual de şudur: “İnsan neden kâinatın imamı sayılır?”
Bu konu, insanın neden bu kadar merkezde yaratıldığını gösteriyor. “İmam” ne demek? Öne geçen, arkasındakilere rehberlik eden, onların yaptığı ibadeti bilinçli şekilde temsil eden kişi demek. İşte insanın kâinattaki yeri tam da budur.
Kâinat zikir halinde ama şuursuz… Onların tesbihleri, bu teslimiyetleridir. Az önce ifade edildiği gibi: Güneş vazifesini yapıyor. Ağaç meyve veriyor. Arı bal yapıyor. Dünya dönüyor. Hepsi Allah’ı tesbih ediyor ama şuursuzca, yani ne yaptıklarını bilmeden. Tıpkı büyük bir koronun ezbere şarkı söylemesi gibi…
İnsan ise hepsini anlayabiliyor… Güneşe bakıp kudreti anlıyor. Yağmura bakıp rahmeti görüyor. Çiçekte sanatı fark ediyor. Arıda hikmeti düşünüyor. Yani insan, diğer varlıkların yaptığı tesbihi fark edebilen tek varlık..İşte imamlık burada başlıyor.
İnsan kâinat adına konuşur… Bir çiçek konuşamaz ama insan der ki: “Ne güzel yaratılmış!” Bir kuş şuurla hamd edemez ama insan der ki: “Sübhanallah!” Yani insan: Kâinatın yaptığı sessiz zikri, bilinçli sözle dillendirir. Bu, imamın cemaat adına dua etmesine benzer.
İnsan Rabbimizin bütün isimlerine aynadır… Bir varlık sadece bir yönü gösterir: Güneş, kudret; toprak, hikmet; Su, rahmet… Ama insan: Aklıyla Alîm ismine; şefkatiyle Rahîm ismine; adalet duygusuyla Adl ismine; sanat kabiliyetiyle Musavvir ismine aynalık yapar. İnsan küçük bir kâinat gibidir. Bu yüzden en geniş aynadır. İmam, en kapsamlı temsil eden kişidir. İnsan da öyledir.
İnsan seçim sahibidir… Diğer varlıklar: Mecburen ibadet eder. İsyan edemez. İnsan ise: İman edebilir; inkâr edebilir. Bu serbestiyet yüzünden insanın ibadeti çok kıymetli olur. İmamın arkasında duran cemaat mecbur değil, isteyerek uyar. İnsanın secdesi de böyledir.
Netice
İnsan: Kâinatı okuyabilir. Anlayabilir. Anlamlandırabilir. Hepsi adına konuşabilir. Bu yüzden: Kâinatın bilinçli dili insandır. Nasıl namazda imam öne geçip cemaat adına konuşuyorsa, insan da kâinatın ortasında durur ve der ki: “Sübhanallah, Elhamdülillah, Allahu Ekber” Ve bütün varlıkların sessiz tesbihini bilinçli, şuurlu, anlamlı şekilde temsil eder.
Özetle, insan kâinatın imamıdır. Çünkü: Anlar, dile getirir, hisseder, şükreder. Diğerleri yapar, insan hem yapar hem fark eder. İşte fark burada.
“İnsan bu imamlık görevini yapmazsa ne kaybeder?” Bu da işin sorumluluk tarafıdır ve başka bir yazının konusudur..





İlk yorum yapan siz olun