İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Hayat Ve Tevhid

Hayat Gelince Kâinat Konuşur

“Hayat kavramının önemini Bediüzzaman Said Nursi’nin ‘Bak, hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetimdir, gariptir, yalnızdır.’[1] cümlesi üzerinden ele alalım.”

Cümleyi alıntıladığım yerdeki tevhidi, “hayat” kavramı ekseninde muazzam bir şekilde anlatan bu harika bahsin açılımı için belki yüzlerce kitap yazılabilir. Ama biz sadece bu cümle üzerinde biraz duracağız.

Evvela o şiir gibi harika cümleyi biraz açalım…

Özne: “hayatsız bir cisim”. Yüklem: “yetimdir, gariptir, yalnızdır”.

Üçlü sıfat fiil sıralamasıyla yoğun bir anlatım sağlanmış.

Örnekleyici, karşılaştırmalı bir ibare: “büyük bir dağ dahi olsa”.

Dahi olsa” ve “Hayatsız bir cisim” ifadeleri… Cansız, ruhsuz, akıl veya maneviyat taşımayan herhangi bir varlık… Büyük bir dağ dahi olsa… Fiziksel ihtişam, olağanüstü büyüklük veya güç olmasının hayat ve bilinçle desteklenmediğinde hayatsızlık karşısında bir değer taşımadığı vurgulanmış.

Tekrar ve ritim var: “yetimdir, gariptir, yalnızdır”. Üçlü tekrar, hem kulağa hoş geliyor hem de duyguyu pekiştiriyor. Hayatsızlık, yalnızlık ve eksiklik duygusunu üç ayrı kelimeyle vurguluyor. Cümlede sahipsizlik ve kimsesizlik hissi veren mahzun bir ton var. Düşündürücü, insan merkezli bir bakışı ima ediyor, bir farkındalık meydana getiriyor.

İnsan ve canlı varlıklar için hayat, yalnızca can ve ruh anlamında değil, manevî bilinç ve irade anlamında da önemlidir.

En büyük ve kuvvetli görünen varlık bile, ruh veya hayat taşımazsa, değer bakımından eksiktir.

Bu kısa haliyle dahi edebi açıdan yoğun ve okuyucuda hem tasvir gücü yüksek, hem duygusal, kalbi bir etki bırakan, hayat ve ruhun önemini düşündüren, hem edebî, estetik, hem ders verici bir cümle.

“Hayat, yalnızca fizikî varlık değil; manevî ve ruhî yönleriyle insanı çepeçevre kuşatan bir hakikattir.”

Cümledeki “hayatsız” sıfatı, insan veya varlık için manevî ve şuursuz bir eksiklik anlamına geliyor.

Büyük bir dağ dahi olsa” ifadesi, fizikî büyüklüğün hayat ve ruhu olmadıkça değer taşımadığını vurgularken “yetimdir, gariptir, yalnızdır” ifadesinde hayatın eksikliği, varlığın anlam ve aidiyet eksikliği ile eşleştiriliyor.

Cümledeki Belâgat Sanatları

Bu cümlenin içinde saklı olan çok ince bir edebî sanatı da gösterelim. Bu kısa cümlede birkaç önemli sanat birden var. Burada sadece anlam değil, aynı zamanda çok güçlü bir belâgat tekniği de kullanılmış. Bu tekniği fark edince cümlenin neden bu kadar etkileyici olduğu daha iyi anlaşılır.  Çünkü bu cümle sadece bir fikir söylemiyor; aynı zamanda çok ustaca kurulmuş bir anlatım tekniği kullanıyor.

Cümledeki “Bak” hitabı Dikkat uyandırma, tenbih sanatıdır; Bu kelime: okuyucuyu düşünmeye çağırır, dikkati toparlar, bir hakikati gösterme havası oluşturur. “Şimdi sana önemli bir hakikati göstereceğim, dikkat et.” Belâgatta buna tenbih veya dikkat çekme üslubu denir.

Küçük–büyük zıtlığı (tezat). Cümlenin ortasında güçlü bir karşılaştırma var: hayatsız bir cisim ve büyük bir dağ. Dağ: Büyüklüğün, Heybetin, Gücün sembolüdür. Ama buna rağmen şöyle deniyor: “Büyük bir dağ dahi olsa…” Yani: büyüklük ile değer arasında büyük fark var. Bu, çok güçlü bir tezat (zıtlık) sanatıdır. Büyüklük sembolü dağa rağmen “hayat yoksa hiçbir şey ifade etmez” deniyor.

Dahi olsa” ifadesi okuyucunun “dağ büyük ve önemlidir” beklentisini kırar. Okuyucu şöyle düşünür: “Dağ büyük bir şeydir, herhalde önemli bir varlıktır.” Ama cümle bunu kırarak: “Hayır… Hayat yoksa hiçbir şey ifade etmez.” der. Bu anlatım tekniğine beklenti kırma denir.

Şimdi şu üç kelimenin neden özellikle seçildiğine biraz daha derin bakalım. Çünkü burada ciddi bir belâgat (anlam sanatları) inceliği var.

Cümledeki üç kelime rastgele sıralanmış değil, anlam bakımından kademe kademe derinleşen bir yalnızlık anlatıyor. Bir anlam merdiveni vardır: Kelimeler ve anlamları… Yetim: sahipsiz. Garip: yabancı. Yalnız: bağlantısız. Yani yalnızlık aşama aşama derinleşir. Bu da belâgatta dereceli anlatım sanatıdır.

Cümlenin sonunda üç kelime peş peşe gelir: Yetimdir, Gariptir, yalnızdır. Bu üçlü yapı: ritim oluşturur, anlamı kuvvetlendirir, zihinde kalıcı olur. Belâgatta buna üçlü vurgu (ritmik kuvvet). denir. Üçlü ifadeler insan zihninde çok güçlü iz bırakır.

Yetim yani sahipsizlik… Yetim kelimesi aslında iki manayı çağrıştırır: Sahipsiz, Koruyucusuz. Bir çocuk yetim olduğunda: onu koruyan yoktur, ona bakan yoktur, ona sahip çıkan yoktur.

Burada verilen mesaj şu: Hayatsız bir varlık, ne kadar büyük olursa olsun ona sahip çıkan bir anlam merkezi yoktur. Dağ büyük olabilir ama: kendini bilmez, kendini koruyamaz, kendini yönlendiremez, Bu yüzden yetimdir.

Garip yani bulunduğu yerde yabancı, çevresiyle bağ kuramayan, münasebeti zayıf.

Hayatsız dağ, diğer varlıklarla bilinçli ilişki kuramaz, çevresini anlayamaz, varlıkların manasını okuyamaz. Bulunduğu yerde yabancı kalır; bu yüzden gariptir.

Yalnız yani mutlak bağlantısızlık… Yalnızlık üçünün en derinidir. Yalnız demek: ilişkisiz, bağlantısız, anlam bağından kopuk.

Hayatsız varlık: Çevresindeki varlıklarla mana bağı kuramaz, kendisiyle kâinat arasında şuur köprüsü yoktur. Bu en derin hâl; yalnızdır.

Sıralama şu anlam merdivenini izler: Sahipsiz, yabancı, bağlantısız (mutlak yalnızlık). Bu, çok güçlü bir anlatım zinciridir.

Bu cümlede aslında hayatın değeri anlatılıyor.

Hayat, kâinatın şuur kapısıdır. Hayat gelince varlık yetim olmaktan, garip olmaktan, yalnız olmaktan kurtulur. İnsan hayatı ise: kâinatın mana kapısıdır. Özellikle insan hayatı gelince kâinat yetimlikten kurtulur: İnsan: eşyayı anlar, taş konuşur, ağaç anlam kazanır, dağ hikmet gösterir, kâinat okunur. Ve insan Allah’ı tanır.

İnsan duygularına yapılan gönderme. Bu kelimeler özellikle insanî duygular seçilerek kullanılmıştır: Yetim, garip, yalnız… Bunlar normalde insan için kullanılan kelimelerdir. Ama burada dağ için kullanılmıştır. Bu da güçlü bir mecaz ve teşhis (kişileştirme) etkisi oluşturur. Bu tek cümlede bu sanatların hepsi birleşiyor. Bu yüzden cümle hem felsefî bir fikir verir hem de çok etkileyici bir ifade gücü kazanır.

Bu bahis insanın neden kâinattan daha kıymetli görüldüğünü anlatan çok güçlü bir mantık zinciri kurarak kuvvetli deliller sunuyor. Bediüzzaman bunu açıkça bir formül gibi kurar. En güçlü hayat tanımlarından birinin kapısını açar. Hayatı “kâinatın en büyük sırrı ve anahtarı” olarak tarif eder. Çünkü Risale-i Nur’da “hayat” sıradan bir biyolojik olay olarak anlatılmaz. Bu yüzden az önceki cümle aslında bu büyük hakikate kapı açar.

Bediüzzaman’ın hayat için yaptığı 5 büyük tarif var.

Hayat kâinatın en büyük neticesidir. Kâinatta sayısız unsur vardır: taşlar, elementler, yıldızlar, gezegenler. Bütün bu düzenin içinde ortaya çıkan en kıymetli netice hayattır. Yani: Kâinat hayatı netice vermiştir. Bu yüzden hayatsız bir varlık ne kadar büyük olursa olsun, o büyük neticeyi taşımadığı için eksiktir. Bu yüzden: “Hayatsız bir cisim, büyük bir dağ dahi olsa, yetimdir.”

Hayat kâinatın en parlak meyvesidir. Bir ağacın en kıymetli kısmı: dalı değil, gövdesi değil, meyvesidir. Bediüzzaman kâinatı büyük bir ağaç gibi tasvir eder. Bu ağacın: dalları galaksiler, yaprakları yıldızlar, meyvesi ise hayattır. Yani: Kâinat ağacı hayat meyvesini vermiştir.

Hayat, kâinattan daha kıymetlidir. Kâinatta sayısız varlık vardır: dağlar, denizler, yıldızlar, galaksiler. Ama bunların çoğu hayatsızdır. Hayat gelince: his, idrak ve ilişki ortaya çıkar. Yani hayat, kâinattaki bütün maddelerin üstünde bir değer taşır. Bu yüzden bir canlı, koca bir dağdan daha kıymetlidir. Çünkü dağ: büyüktür ama hissizdir. Vardır ama farkında değildir. Canlı ise: Hisseder, algılar, yaşar.

Hayat İlâhî isimlerin en parlak aynasıdır. Hayat olunca varlıkta mesela şunlar görünür: İlim, irade, kudret, hikmet, rahmet. Mesela bir çiçekte: Düzen, ölçü, estetik, beslenme sistemi görülür. Bunlar aslında Allah’ın isimlerinin tecellileridir. Hayat bu isimleri görünür hâle getirir. Bu yüzden hayat: Esma-i İlâhiyenin parlak bir aynasıdır.

İnsan hayatı ve şuuru kâinatın tercümanıdır.

Hayatsız bir taş: kâinatı bilmez, çevresini anlamaz, varlıkların manasını okuyamaz. Ama hayat gelince: çevre algılanır, düzen fark edilir, hikmet görülür. Özellikle insan hayatı gelince kâinat okunur. Yani hayat: kâinatın fark edilmesini sağlar. Bu yüzden: Hayat, kâinatın şuur kapısıdır, insan ise o kapının en parlak açılışıdır.

Şuur (bilinç) hayattan daha kıymetlidir. Hayatın da dereceleri vardır. Mesela: Bitki… Hayat var ama şuur zayıf. Hayvan… Hayat var, his var. 

Şuur gelince: varlıkların manası anlaşılır, düzen okunur, hikmet fark edilir. Bu yüzden: şuur, hayatın en yüksek mertebesidir.

Bu sebeple hayatın zirvesi insandır. İnsan diğer canlılardan farklıdır çünkü: Sorgular, anlam üretir, tefekkür eder, kâinatı okur. Mesela insan: yıldızlara bakar, düzeni fark eder, yaratılışı düşünür.

İnsan gelince: taş manaya dönüşür, ağaç hikmet gösterir, gökyüzü ayet olur.

Yani: kâinat bir kitap; insan okuyucu. Kitap okuyucusuz olursa manası ortaya çıkmaz.

Bu adımlar birleşince şöyle bir sonuç çıkar: Kâinatın en kıymetli neticesi hayattır. Hayatın en kıymetli mertebesi şuurdur. Şuurun en yüksek şekli insandır. Bu yüzden insan: kâinatın özeti ve meyvesi hükmündedir.

Başta konuştuğumuz cümle tekrar anlam kazanıyor. Çünkü: hayat yoksa şuur yok. Şuur yoksa anlam yok. Anlam yoksa bağ yok. O zaman o varlık: yetim, garip, yalnız, kalır. Ama hayat gelince, özellikle insan hayatı gelince: kâinat okunur, eşya konuşur, varlık anlam kazanır.

Sözün burasında şu itirafı da yapalım: “Böylesine sihirli ve hikmetli cümlelerle koskoca bir külliyatı inşa eden bir allameye ‘Bediüzzaman’ denmesi bir iltifat değil, hakkın teslimidir. Çünkü o külliyatın her sayfasında zekânın keskinliği, fikrin derinliği ve hikmetin parlaklığı görülür. Böyle bir kalemin sahibine verilen bu unvan, bir mübalağa değil, hakikatin ifadesidir.”

Netice:

Bediüzzaman hayatı tevhid bağlamında, bütün kâinatın sahipsizliğini ortadan kaldıran bir “mana merkezi” olarak sunar.

Zira hayat, varlıkların her birinde görülen intizam, ilim, irade, kudret ve rahmet gibi sıfatların tecellisiyle Allah’ın birliğini, kudretini ve hikmetini gösteren en büyük delil ve mühürdür.

Böylece Bediüzzaman, hayat üzerinden her şeyin nihai bir yaratıcıya işaret ettiğini, kâinatın dağda dahi bir yetimlik taşımayarak Allah’ın kudret ve merhametine bağlı olduğunu anlatarak tevhide giden yolda en güçlü anahtarlardan birini sunar.

Öyleyse “Hayat, kâinatın yetimliğinin ilacı; tevhid ise bu hayatın en parlak mührüdür.”


[1] Bediüzzaman Said Nursi, Yirmi Dokuzuncu Söz, Birinci Maksat. Envar Neşriyat, İstanbul 2022, sh: 506





İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir