İnsan Neden Acı Çeker? Dalâletin İç Yüzü
Bediüzzaman hazretlerinin Şualar adlı eserde, 2. Şua’da geçen şu cümlesi: “Hem meselâ, dalâletin gayet müthiş mânevî elemini hisseden bir adama iman ile hidayet ihsan etmek…”
Bu cümleden hareketle, hidayetin ve hidayeti ihsan etmenin kıymetini anlamak için dalalet halinin manevi azabını biraz derin anlamamız lazım. Bakalım öyleyse…
İnsan bazen durduk yerde ürperir… “Acaba çocuğum balkondan düşmüş olabilir mi?” diye içi sıkışır.
Bir telefon çalsa, kalbi hızlanır: “Yoksa yavruma araba mı çarptı?”
Daha ortada hiçbir şey yokken bile insanın içine böyle korkular düşer. Çünkü sevdiğini kaybetme ihtimali, kalbi titreten en büyük acılardan biridir.
Şimdi bunu büyüt… Sadece bir anlık korku değil; sürekli, hiç dinmeyen bir ihtimal hâline getir…
İtikadsız bir insan için ölüm, sadece bir ayrılık değil; bütün sevdiklerinin ebediyen yok olup karanlığa karışması demektir.
Annesi, babası, evladı… Bir daha asla görüşemeyeceği, bir daha sesini duyamayacağı, tamamen silinip gidecek varlıklar gibi düşünülür.
İşte böyle bir kalp, farkında olsa da olmasa da, her an bu korkunun gölgesinde yaşar.
Sevdiğine sarılsa bile içinde ince bir sızı vardır: “Nasıl olsa ayrılacağız… hem de sonsuza kadar…”
Bu hâl, dışarıdan fark edilmese de, içten içe insanı kemiren bir yangındır.
İşte dalâletin mânevî elemi en zayıf tarifle budur: Kaybetmenin değil… ebediyen yok olmanın korkusuyla yaşamak.
İnsan iki hâl arasında yaşar: ya hakikate bağlıdır ya da ondan kopmuştur.
Dalâlet, sadece “yanlış yolda olmak” değildir. Asıl mesele şudur:
İnsan, Allah’tan uzak kaldığında iç dünyasında derin bir boşluk oluşur.
Bu boşluk: Anlamsızlık hissi, Sürekli bir huzursuzluk, Sebebi tam bilinmeyen bir korku olarak ortaya çıkar.
İşte buna mânevî elem denir. Yani insanın kalbinin sessizce yanması… Dışarıdan bakınca her şey normal gibi görünür; ama iç dünyada fırtına kopuyordur.
Kurtuluş Kapısı: Hidayet ve İman
Bu karanlık hâlin tam karşısında ise hidayet vardır.
Hidayet, insanın kendi kendine bulduğu bir şey değildir.
Allah’ın kuluna bir ikramıdır.
İman eden bir insan: Hayatın anlamını bulur, korkularının yerini güven alır, dağınık duygular bir merkeze bağlanır.
Yani dalâletteki parçalanmış ruh, imanla toparlanır.
Üstadın yaptığı şey tam olarak şu:
“Aynı insan, iki farklı hâlde nasıl bambaşka bir varlığa dönüşür?” sorusunu göstermektir.
Tevhid Nazarı: Her Şeyi Doğru Yerinden Görmek
“Eğer tevhid nazarıyla bakılmazsa…” Bu cümle boşuna söylenmez. Çünkü asıl kırılma noktası burasıdır.
Tevhid nazarı demek: Her şeyin arkasında Allah’ın iradesini görmek demektir.
Eğer bu bakış olmazsa: Şifa sadece ilaca bağlanır. Rahmet sadece tabii süreçlere verilir. Hidayet tesadüf gibi görülür. Bu da büyük bir eksikliktir. Çünkü sebep var diye, asıl veren unutulursa, hakikat yarım kalır.
Küçük Şeylerde Büyük Hakikatler
Yağmur Misali
Yağmur yağdığında çoğu insan “bulutlar geldi, hava soğudu, yağmur oluştu” deyip geçer. Yani işi sadece sebepler zincirine bağlar.
Ama tevhid nazarıyla bakıldığında yağmur: Kurumuş toprağın imdadına yetişen, sayısız canlıyı aynı anda dirilten, tam zamanında gelen bir rahmet tecellisidir.
Demek ki yağmur, kör tabiatın işi değil; Allah’ın rahmetiyle yetişen bir ikramdır.
Şifa – İlaç Misali
Bir insan hastalanır, ilaç içer ve iyileşir. Dışarıdan bakınca sebep-netice gayet nettir: “İlaç iyi geldi.”
Ama biraz derin bak: Aynı ilaç herkeste aynı etkiyi yapmaz. Bazen en güçlü ilaç fayda vermez, bazen basit bir şey şifa olur. İşte burada görülür ki: İlaç sadece bir vesiledir. Asıl şifa veren, o ilacı tesirli kılan Şâfi olan Allah’tır.
İman Nimeti Misali
Bir insan düşün: Az önce dalâlet içinde, korku ve boşlukla yaşıyor… Sonra bir anda kalbine iman geliyor.
Bu değişim: Ne parayla olur, ne eğitimle tam izah edilir, ne de insanın kendi gücüyle açıklanabilir. Kalbin yönü değişir, bakış açısı değişir, hayatın anlamı değişir. Demek ki iman: insanın kendi yaptığı bir şey değil, doğrudan bir ihsandır.
Netice: Küçükten Büyüğe Açılan Kapı
İşte bu üç misale bakarak şu hükme varırız: Yağmurda, şifada, imanda görülen bu hakikatler; aslında bütün kâinata yayılmıştır. Küçük bir olayda görülen rahmet, bütün âlemi kuşatan bir rahmetin parçasıdır. Bu yüzden: Küçük şeylere tevhid nazarıyla bakan, orada büyük hakikatlerin parladığını görür.
İki mühim kavram var: Cüz’î ve Küllî.
Cüz’î: Küçük, tekil şeyler; Küllî: Büyük, bütünsel hakikatler.
Küçük şeylere doğru bakarsan, büyük hakikatleri görürsün.
Netice: Her Şey Bir Güzelliğe İşaret Eder
Bütün bu anlatımın vardığı nokta şudur: İnsan, dalâletten kurtulup imanla bakmaya başladığında, artık dünyayı başka türlü görür.
Her şey: Bir anlam kazanır, bir güzelliğe bağlanır, bir kaynağa işaret eder.
Bu da bizi şu hakikate götürür: Kâinatta dağınık gibi görünen bütün güzellikler, aslında tek bir kaynağın yansımasıdır.
Yani mesele sadece inanmak değil … Doğru bakmayı öğrenmek.






İlk yorum yapan siz olun