İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

Leş’ten Mu’cizeye

İşyerimdeki bir mesai arkadaşımla devamlı tartışırdık. Bir gün “Kur’an evrim teorisini tasdik ediyor” anlamında bir iddiada bulundu. Şiddetle karşı çıktım.

“Ayet var” dedi, “Mesela Nuh Suresi 17. ayet diyor ki: ‘Allah, sizi yerden bitki OLARAK bitirdi.’ Demek ki insan olmadan evvel bitki imişiz, evrimleşip insana dönüşmüşüz…” diye ısrarını sürdürdü.

Şaşırmıştım ama o ayeti hatırlayamadım. İnanmadığım gibi hazmedemedim de. Bilgisizliğimin ezikliğini yaşadım.

Eve gidince araştırdım. Meğer “bitki GİBİ” kavramını evrime uydurmak için “bitki OLARAK” şeklinde çevirmişler. Mealler üzerinde kimbilir daha ne gibi tahrifler yapılıyor, dikkat etmeli. Araştırmacı bir ruha sahip olmak lazım.

Geçenlerde Asa-yı Musa adlı bir tefsirde “en âdi ve müteaffin maddelerden zîruhları çoklukla yaratan” cümlesini okuduğumda şaşırmıştım. Allah çöpten, atıktan, çürümüş basit maddelerden ruhu olan canlılar yaratıyor ha… Bu nasıl olur? Mesela, hangi kokuşmuş, çürük maddelerden hangi ruh sahipleri yaratılmış?

Aynı araştırmacı ruh, batılın batıl olduğunu anlamakta yardımcı olduğu gibi, hak ve hakikati hakkıyla öğrenmekte de faydalı olabilir. Meseleyi biraz analiz ettiğimde anladıklarım şunlar oldu:

Bu ifade, Allah’ın hayatı yok gibi görünen, hatta iğrenç sayılan maddelerden bile canlılar yaratmasını anlatıyor. “Âdi ve Müteaffin Maddeler” ne demek? Âdi: Basit, değersiz görünen. Müteaffin: Çürümüş, kokmuş, bozulmuş maddeler. Yani insanın bakınca “bundan bir şey çıkmaz” dediği maddeler… Misallerle devam edelim.

Leşten (Çürümüş et) çıkan canlılar: Ölmüş bir hayvan düşünelim. Kısa sürede kokuşur, çürür. Ama bir süre sonra o leşin içinde: Kurtçuklar, sinek larvaları, çeşitli mikroorganizmalar oluşur. İnsan için iğrenç olan bir ortam, bazı canlılar için hayat alanına dönüşür.

Gübre ve dışkıdan doğan hayat: Hayvan gübresi veya dışkı, en çürümüş ve kokuşmuş maddelerdendir. Ama, sinekler yumurtalarını bırakır; larvalar çıkar. Böcekler için besin olur. Toprağa karışınca bitkilere hayat verir. Yani kötü kokan atık, çiçeğe, meyveye, ekine dönüşen sürecin parçası olur.

Çürümüş bitkilerden mantar ve bakteriler: Ormanda yere düşmüş, çürüyen yaprak ve ağaç parçaları mantarların, küflerin, bakterilerin hayat alanıdır. Çürüme bizim için “bozulma”dır ama tabiat için yeni hayatın başlangıcıdır.

Durgun ve pis sulardan çıkan canlılar: Kirli, yosun tutmuş, çamurlu sularda sivrisinek larvaları, mikroskobik canlılar, su böcekleri oluşur. Temiz içme suyu değil… Tam tersine, insanın yaklaşmak istemediği yerlerdir.

Çürüyen topraktan bitkiler: Toprak dediğimiz şey aslında: Çürümüş bitkiler, ölmüş canlı kalıntıları, organik atıklar karışımıdır. Ama o “ölü maddeler” birleşir ve içinden buğday, gül, meyve ağaçları çıkar. Yani ölüm kalıntılarından yeni ve taze hayat doğar.

Hayat, temiz maddeden çıktığı için değerli değil, tam tersine, en değersiz ve çürümüş şeylerden bile hayat çıkaran kudret büyüktür. Bu, Allah’ın: Kudretini, sanatını, hayat verme fiilinin mucizevîliğini göstermek için verilen bir delildir.

Yani: Sen “bundan ancak pislik çıkar” dersin, Allah ise oradan canlı, hareketli, sanatlı varlık çıkarır. Bu da bize şunu öğretir: Hayat, maddenin işi değil; İlâhî kudretin işidir.

Şimdi konunun tefekkür ve iman delili tarafına girelim. Burada mesele hayatın kaynağını gösteren bir iman penceresi açmak.

Hayat maddenin özelliği değil. Çürümüş et, dışkı, çamur, leş… Bunların ortak özelliği ne? Hayatsız, şuursuz, iradesiz madde olmaları.

Bu maddelerin içinde: Bilgi yok, amaç yok, plan yok, şuur yok.

Ama onlardan çıkan canlılara bak: Hareket ediyor; besleniyor; hücreleri planlı çalışıyor; içgüdüleri var.

Şimdi tefekkür sorusu şu: Şuursuz maddeler nasıl şuurlu, düzenli bir canlıyı üretebilir?

Halbuki madde kendi başına hayat yapamaz. Öyleyse hayat maddeden gelmiyor, madde sadece perdedir.

Hayat İlâhî bir emirdir ve doğrudan doğruya kudretin eseridir.

Yani Allah, hayata bir kanun koymuş. Uygun ortam oluşunca “Hayat ver” emri tecelli ediyor. Toprak sadece sahne. Çürümüş maddeler sadece malzeme. Ama hayatı başlatan İlâhî emir.

Tıpkı elektrik olmayan bir evde, kabloların tek başına ışık verememesi gibi…

Hayatın “elektriği” kudrettir.

Ölümden hayat çıkması dirilişe delildir. En çarpıcı tefekkür noktası burası: Çürümek, dağılmak ve ölüm. Ama tam o ölümün içinden yeni hayat çıkıyor.

Bu bize neyi gösteriyor?

Toprakta çürüyen bir tohum filiz oluyor. Leşte bozulan dokular canlılara yuva oluyor. Çürüyen yapraklar toprağa karışıp yeni bitkileri besliyor.

Yani tabiat bize daima şunu söylüyor: “Ölüm bitiş değil, dönüşümdür.”.

Bu da ahiret ve diriliş için güçlü bir işarettir. Allah, her bahar milyarlarca canlıyı adeta yeniden diriltiyor. Böyle bir kudret, insanı diriltemez mi?

Çirkin maddeden güzel hayat: Pis bir yerden çıkan sinek bile simetrik kanatlara sahip; uçma sistemine sahip; göz yapısı karmaşık. Yani çıktığı yer çirkin ama kendisi sanatlı. Pislikten çıkan sanatlı bir sinek, pisliğin eseri olabilir mi?

Bu bize şunu düşündürür: Güzellik, maddenin özelliği değil Sanatkârın sanatındandır. Bir ressam, çamurdan boya yapmaz ama Allah çamurdan sanatlı canlı çıkarıyor. Bu, kudretin sınırsızlığını gösterir.

İman Açısından bu misallerin verdiği ana ders şu: Hayat tesadüf olamaz Çünkü tesadüf, plan yapamaz. Madde yaratıcı olamaz çünkü madde şuursuzdur. Hayat doğrudan İlâhî fiildir. Bu yüzden en basit yerde bile mucize gizlidir.

Sen çöpe bakarsın, Allah orada canlı yaratır.

Sen ölümü görürsün, Allah orada hayat başlatır.

“Asa-yı Musa”daki o cümle aslında bize şunu fısıldıyor: Hayatın çıktığı yere değil, hayatı verene bak. Çünkü en kokuşmuş maddeden bile canlı çıkaran bir kudret, insanı da yoktan var etmiş, öldükten sonra da yeniden diriltmeye elbette kadirdir.

Bunu haşir (öldükten sonra diriliş) deliline de bağlayalım ve “hayat neden kâinattaki en büyük mucizedir?” konusuna geçelim yani bu hakikati iki büyük pencereyle iyice büyütelim: Haşir (öldükten sonra diriliş) delili ve hayatın kâinattaki en büyük mucize oluşu.

Çürük maddeden hayat çıkması haşre delildir.

Kur’ân’ın sık sık yaptığı bir şey var: Bu dünyadaki küçük dirilişleri, büyük dirilişe delil göstermek.

Mesela, bahar, her yıl yaşanan diriliştir. Kış ise: Ağaç ölü gibi; toprak kupkuru; bitkiler yok. Ama baharda aynı ağaç tekrar yapraklanıyor. Kupkuru topraktan binlerce bitki çıkıyor. Milyarlarca böcek, kuş, canlı ortaya çıkıyor. Üstelik şekilleri aynı, düzenleri aynı, türleri aynı. Bu, adeta küçük bir kıyamet ve küçük bir diriliş provası gibi.

Her bahar yeryüzünde milyonlarca türü yeniden yaratan kudret, insanı bir kere daha diriltmekte zorlanır mı?

Ölümün içinden hayat çıkması: Çürümüş maddelerden canlıların yaratılması bize şunu gösteriyor: Allah için ölü–diri farkı yoktur. Dağılmış maddeler O’nun ilminde kaybolmaz. Hayat vermek, kudretine ağır gelmez.

Toprağa karışmış bedenimiz de aslında dağılmış hücreler; çözünmüş maddeler. Ama o maddeler zaten her gün başka canlılara hayat malzemesi oluyor.

Bütün bunlardan anlaşılıyor ki toprağa karışmak yok olmak değil, İlâhî kudret için sadece yer değiştirmektir.

Akla biraz daha yaklaştırmak için şöyle tefekkür edelim… Bir usta: Hurda demirlerden, çöpe atılmış parçalardan yeni bir makine yapabiliyorsa, bu bize şaşırtıcı gelir ama mümkündür deriz. Ama Allah her gün: Çürümüş maddelerden, dağılmış atomlardan şuurlu, canlı varlıklar yapıyor.

O halde insanın tekrar yaratılması, bunun yanında daha zor değil, bilakis daha kolaydır. Çünkü insanın planı zaten İlâhî ilimde kayıtlıdır.

Hayat Allah’ın sonsuz kudretinin mu’cizelerinin en nuranisi ve en güzelidir. Neden peki?

Hayat, sayısız sistemin aynı anda çalışmasıdır. Bir sineğe bak: Görme sistemi; sinir sistemi; sindirim sistemi; uçuş mekaniği; üreme sistemi hepsi birlikte çalışıyor. Bir taşta bu yok. Bir su damlasında bu yok.

Demek ki hayat, maddeye sonradan giydirilmiş olağanüstü bir elbisedir.

Hayat İlâhî isimlerin Aynasıdır: Mesela bazıları… Hayat sahibi bir varlıkta: Rezzâk ismi rızıkla; Hakîm ismi vücuttaki düzenle; Musavvir ismi şekil ve biçimle; Müdebbir ismi idare ve yönetimle görünür.

Cansız bir taş, bu kadar ismi birlikte gösteremez. Ama küçücük bir böcek bile adeta İlâhî isimlerin sergi salonu gibidir.

Hayat şuurun kapısıdır. Hayat olunca: His gelir; algı gelir; tepki gelir; bilinç başlar.

Madde tek başına soğuk ve habersizdir. Hayat girince kâinatın içinde farkındalık adacıkları oluşur.

Yani hayat, kâinatın karanlık ve sessiz maddesine anlam, gaye, şahitlik kazandırır.

İnsan hayatı, zirve nokta. Bitkide hayat var ama şuur zayıf. Hayvanda hayat var ama idrak sınırlı. İnsanda ise: Akıl, vicdan, konuşma, dua, anlam arayışı var.

İnsan hayatı, hayat ağacının meyvesi gibi. Bu da insanın boşuna yaratılmadığını gösterir.

En iğrenç maddelerden bile hayat çıkması bize iki büyük hakikati gösteriyor: Diriliş mümkündür ve kolaydır çünkü Allah her gün bunu yapıyor.

Hayat sıradan değil, İlâhî bir mucizedir. Bu yüzden hayat sahibi varlık, özellikle insan, başıboş olamaz.

Yani o cümle aslında şunu ispatlıyor: Hayatı bu kadar sanatlı ve harika yaratan kudret, ölümü de hayata çevirir. Ve böyle sanatlı bir hayatı da maksatsız ve başıboş bırakmaz.

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir