İçeriğe geçmek için "Enter"a basın

“Çöpe Atılan Sadece Ekmek Değil” Peki ne?

Nimetin Sessiz Haykırışı

Bu yazının maksadı, günümüzde yaygınlaşan nimet beğenmeme salgınına karşı mücadele etmek için, bir farkındalık meydana getirmek. Bu iş “ekmek nimettir” demekle olmuyor. Biz de o nimetin arkasındaki kâinat çapındaki emeği göstermekle insanımızı şükürsüzlük anlamındaki bu kıymet bilmemeyi terke davet etmiş olacağız. Umulur ki yarın mahşerde “her bir lokma ekmeğin mahkemesi” görülürken sevdiklerimizle birlikte mahcup olanlardan olmayız.

Bu çalışmada “bir lokmada kaybedilen kâinat” ta kısa bir tur yaparak “israf: görmeyen gözün suçu”nun büyüklüğünü anlamaya çalışacağız. Şimdi izleyelim bir lokma ekmeğin arkasındaki o muazzam hizmet ordusunu…

Sen şimdi sofraya oturuyorsun. Önünde bir parça ekmek… Sıradan mı? Öyle mi gerçekten? Dur hele. O ekmek, aslında küçücük bir kâinat özetidir.

Güneş: Uzak Bir Fırıncı… O buğday tanesi, tarlada başını kaldırmadan önce milyonlarca kilometre öteden gelen bir misafiri bekler: Güneş.

Güneş olmasa ne olur? Toprak donar. Tohum çürür. Hayat durur. Ama o güneş, her gün tam ayarında gelir: Ne yakar, ne söndürür. Ne erken gelir ne geç kalır. Sanki senin sabah kahvaltın için ayarlanmış gibi…

Bulutlar ve Yağmur: Gökyüzünden Gelen İkram… Sonra gökyüzü devreye girer. Bulutlar… Rüzgâr… Yağmur… Bir damla su düşün: Ne eksik, ne fazla. Toprağa tam kararında iner. O yağmur, ne senin fabrikanın ürünü, ne de insanın icadı. Ama senin ekmeğin için çalışır.

Toprak: Sessiz Bir Laboratuar… Toprağa bakınca çamur görürsün. Ama o, aslında bir kimya fabrikasıdır. İçinde: Azot, Fosfor, Potasyum, Daha nice element… Hiçbiri yerini şaşırmaz. Hiçbiri “ben bugün çalışmıyorum” demez. Toprak, o buğdayı öyle bir işler ki, kupkuru maddeden hayat çıkarır.

Kevnî Kanunlar*: Görünmeyen Disiplin… Bu iş rastgele mi oluyor? Yok. Fotosentez kanunu, Su döngüsü, Mevsim düzeni, Yerçekimi, Atmosfer dengesi… Bunların biri bozulsa, ekmek yok. Yani senin sofrandaki ekmek için kâinat baştan sona bir nizama giriyor.

İnsan Zinciri: Sayısız Elin Emeği… İş burada da bitmiyor. O buğday: Çiftçinin alın terinden geçer. Biçerdöverle hasat edilir. Kamyonlara yüklenir. Değirmende öğütülür. Fırında yoğrulur. Market rafına dizilir. Senin eline gelir. Kaç insan çalıştı biliyor musun? Sayamazsın. Hiçbiri seni tanımaz. Ama hepsi sana hizmet eder.

Netice: Bir Lokma, Binlerce Hizmet… Şimdi sorsalar bize: O ekmeği koparıp ağzımıza atarken “bu basit bir şey” diyebilir miyiz? Nimete böyle bakan ya görmüyordur ya da görmezden geliyordur.

Hakikat… Bu tablo bize şunu bağırarak söyler: “Bir tek nimeti hakiki manada vermek için, bütün kâinatın iştiraki gerekir.” Yani bu iş: Tesadüfün işi değil. Kör tabiatın işi değil. Sahipsiz hiç değil. Bu, her şeyi gören, bilen, idare eden bir Kudretin ikramıdır. Ve o Kudret sana diyor ki: “Ben sana bu kadar zahmetli bir nimeti gönderiyorum… Sen ne diyorsun?”

Asıl Mesele: Kıymet Bilmek… Ekmek iki türlü yenir: Gafletle. Alırsın, yersin, geçersin. Şuurla. Görürsün, anlarsın, şükredersin. Aradaki fark ne biliyor musun? Biri sadece karnını doyurur, diğeri insanlığını büyütür.

Hüküm… Mesele net: Nimeti küçümseyen, aslında kâinatı küçümsüyor. Kâinatı küçümseyen ise, o nimetin Sahibine karşı körleşiyor.

Ama bir lokma ekmekte güneşi, yağmuru, toprağı, insanları ve ilahi nizamı gören kişi… Artık ekmeği sadece yemez. Şükreder. Hürmet eder. İsraf edemez. İşte hakiki kıymet bilmek budur.

Bir Lokmadan Bir Kâinata, Bir Lokmadan Çöpe ve İnsanın İmtihanı… Az önce gördük, sen de artık biliyorsun: O bir parça ekmek için güneş seferber oldu… Bulutlar taşındı… Yağmur indirildi… Toprak işledi… Kanunlar çalıştı… İnsanlar ter döktü… Öyle sıradan değil. Öyle ucuz değil. Öyle sahipsiz hiç değil. Her lokma, aslında sana uzatılmış bir davettir: Adeta “Beni gör… Arkamı oku… Sahibimi tanı…” diyen kâinat çapında pahalı bir nimettir. Ama insan ne yapıyor? Görmeden yiyor. Düşünmeden tüketiyor. Sofrada yarım kalıyor. Bir köşeye atılıyor. Ve en acısı… Artanı çöp kutusuna gidiyor.

Asıl Facia Burada Başlıyor. Mesele ekmeğin çöpe gitmesi değil… Mesele şu: O çöpe atılan şey sadece ekmek değil. Güneşin emeği atılıyor. Yağmurun rahmeti atılıyor. Toprağın bereketi atılıyor. İnsanların alın teri atılıyor. Ve en acısı… O nimetin arkasındaki ikram sahibi unutularak atılıyor.

Halbuki biraz durup düşünseydi… Bir lokmanın arkasındaki o muazzam seferberliği görseydi… O nimetin sofraya gelişinde dönen koca kâinat çarkını fark etseydi… Elindeki ekmeği yere düşürmeye bile eli varmazdı. Çünkü o zaman anlardı ki: Bu sadece bir ekmek değil… Bu, kâinatın sana gönderdiği bir ikram mektubu. Ve o mektubu okumadan yırtıp atmak, sadece israf değil bir nevi hürmetsizliktir.

Eğer insan gerçekten idrak etseydi o nimetin ne kadar pahalıya mal olduğunu… Gerçekten kalbiyle tartabilseydi bu nimetin ağırlığını… Şu kapılarımızın önündeki çöp kutuları, aylarca bomboş kalırdı.

Şu manayı iyi tut: “Nimetin kıymetini bilmemek, nimete karşı bir nevi hürmetsizliktir; hürmetsizlik ise nimetin kesilmesine sebeptir.” Yani bu iş sadece “israf günahtır” meselesi değil… Bu, aynı zamanda nimetin devamı veya kesilmesi meselesidir.


* kevni kanunlar, kâinatta Allah’ın kudretini ve birliğini gösteren ilahi yasalar ve yaratılış kanunlarıdır; bu kanunlar, tabiat olaylarının ve evrensel düzenin Allah’ın emirleri çerçevesinde işlediğini belirtir

İlk yorum yapan siz olun

Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir